rahatsızlık etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
rahatsızlık etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Neden terliyoruz?

Genel olarak sıcaklığının yükseldiği, dans, spor gibi fiziksel aktiviteler sırasında terleriz. Terleyerek vücudumuzun ısısını sabit tutmuş oluruz. Bunun için vücuda yayılmış en az 2 milyon ter bezi görev yapmaktadır. Fiziksel aktiviteler dışında da heyecan, korku, utanma ve sıkılma gibi pek çok olay, fizyolojik bir neden olmadığı halde bizi terletir.

Vücut ısısı dış sıcaklıklar veya gerilim yüzünden artış gösterdiğinde kan dolaşımı hızlanır. Böylece, ter bezlerinin aktif hale geldiği vücudun üst kısmına doğru bir sıcaklık akımı başlar. Deri üzerinde oluşan ter bu durumda hemen buharlaşıp, deriyi soğutur. Bu sayede insan bir gün içinde kendini fazla yormadan iki litreye kadar su kaybeder. Terlemenin ikinci önemli fonksiyonu ise vücuttaki zehirli maddelerin dışarı atılmasıdır. Bu nedenle saunalara sık sık gidilmesi önerilir.

Aynı koşullarda terleme oranı kişiden kişiye göre de değişebilir. Ortalama olarak bir insan günde 0.5 ile 1 litre arası terler.

Terleme nedir?

Terleme tümüyle istemimiz dışında gelişen, metabolizmamızın doğal bir fonksiyonudur. Üstelik vücudumuz için iki önemli işlevi vardır; cildi nemlendirip, vücut ısısını sabitler ve vücudun boşaltım sistemine katkıda bulunur.

Ter aslında salgılandığında renksiz ve kokusuzdur. Fakat, bakteriler koltukaltı gibi sıcak ve nemli ortamlarda hızla çoğalarak bu salgının kötü kokmasına neden olur.

Terlemeye karşı ne yapabiliriz?

Ter kokusu için çok çeşitli çözümler var. En önemlisi temiz olmak. Bunun yanısıra da terlemenin yarattığı rahatsızlığı bir takım önlemler alarak en aza indirebilirsiniz;

Rahat ve hava alan kıyafetler giyin. Özellikle pamuklu kıyafetleri tercih edin.

Vücut temizliğine özen gösterin. Özellikle koltuk altında oluşan istenmeyen tüyleri alarak kötü kokuyu büyük ölçüde önleyebilirsiniz.

Kahve, alkol ve yakıcı gıdalardan uzak durun.

Ne kullanmalıyız?

Ter kokusunu azaltmanın iki yolu var; Deodorant ve antiperspirantlarla gün boyu hoş kokmak çok zor değil. Ancak deodorant ve antiperspirant birbirinden ayrı şeylerdir. Bu iki ürün en çok terlemeye karşı verdikleri savaş konusunda birbirlerinden ayrılırlar;

Deodorantlar

Deodorantlar antibakteriyel bazı maddeler ve alkol içerirler. Bu sayede de bakteri üremesini denetim altına alarak, ter kokusunun oluşmasını önlerler. Terin ayrışması için bakteriler belirli enzimlere gerek duyar. Bu nedenle bazı deodorantlar bahsedilen bu tür enzimlerden içerir. Diğer yandan ise daha çok parfüm yağları içerdiklerinden dolayı da güzel koku yayarlar. Örneğin Fa dedodorantları hijyenik tazelik sunarlar ve bu sayede de bakteri artışını durdururlar. Bu sayede deri hem korunmuş hem de bakım görmüş olur.

Deodorant kullanırken dikkkat etmeniz gereken en önemli nokta deodorantı temiz ve kuru koltuk altına uygulamanızdır. Terli bir koltuk altına deodorantı sıkmak, oluşmuş ter kokusu ile deodorantın karışımından oluşan daha ağır ve kötü bir kokuya neden olur. Ayrıca giysinin üzerine sıkmak da kokuyu engellemez. Bu arada sprey deodorantları, koltuk altına 15 cm’lik mesafeden kutuyu dik tutarak püskürtmeniz gerektiğini de sakın unutmayın.

Anti-perspirantlar

Antiperspirantlar, terlemeyi deodorantlara oranla daha fazla önlerler. Ter oranını ayarlayıp, çok fazla ter üretilmesine engel olurlar. Ter üretimini aliminyum tuzları sayesinde engelleyip, ter bezlerini sıkıştırırlar. İçerdikleri alüminyum kloride ve benzeri aktif maddeler ile vücuttaki terlemeyi engeller, nemi azaltır ve kokuları sayesinde de tazelik verirler. İçindeki maddelere göre etki süresi ve gücü değişim gösterir.

Ancak antiperspirant ürünler daha çok pudralı formül içerdikleri için, genellikle koltuk altına uygulanmalıdır. Kıyafet üzerine sıkılan antiperspirant ürünlerin hiçbir etkisi yoktur. Koltuk altına sürülen antiperspirant ürün, ter bakterilerinin pudra tabakası dışına çıkmasını engeller ve böylece bakteriler kuruyup gider. Alkol içermediklerinden dolayı vücut için son derece hafiftirler. Ayrıca ferahlatıcı bir etki sağlarlar.

Tercihiniz ister deodorant, ister antiperspirant olsun, her ikisi de ter kokusunu azaltmak ve günlük yaşamda karşılaşacağınız gergin veya stresli anları kolaylaştırmak için size yardımcı olacaktır.

Suyun yeri ayrı

Özellikle aşırı sıcakların yaşandığı günlerde doğrudan su içmeye özen gösterilmesi gerekir. Çay, kahve ve meşrubat; suyla birbirine denk değildir.

Suyun vücut için doğal bir çözücü olduğunu anlatan Prof.Dr. Erdem, şöyle konuştu:

“Suyun insan vücudunda 2 temel görevi var. Birincisi vücuttaki hücrelerin metabolizma faaliyetleri için ihtiyaç duydukları su moleküllerini temin etmek diğeri ise vücuttaki atık maddelerin atılmasını sağlamak. Suyun insan vücudunda bu görevleri yerine getirmesi ve metabolizmanın faaliyetlerinin sürdürülebilmesi için suyu çözücü şeklinde almamız gerekiyor.

Çay, kahve, meyve suyu gibi içecekler ise çözelti şeklindedir. Yani vücuttaki maddeleri çözme görevini yapacak su molekülleri tutulmuştur. O nedenle bir bardak su ile bir bardak meyve suyu arasında inanılmaz derecede serbest su farkı vardır.”

Prof.Dr. Erdem, sabah kalkınca, akşam yatmadan önce ve yemeklerden sonra mutlaka bir bardak su içilmesi gerektiğini de sözlerine ekledi.

Hızlı soğuk su içmenin zararları

Hızlı içilen soğuk su, özelliklede vücut ısısı yüksekken, vücutta terleme fonksiyonunu artırıp, tuz ve mineral kaybına neden oluyor.

Çanakkale Onsekiz Mart Üniversitesi (ÇOMÜ) Sağlık Yüksekokulu Müdürü Prof.Dr. Günhan Erdem, “Özellikle vücut ısısı yükseldiğinde soğuk suyun hızlı içilmesi, vücutta terleme fonksiyonunu artıracağından çok fazla tuz ve mineral kaybetmeye neden olur. Soğuk suyun olumsuz etkilerinden korunmak için yudum yudum içmeliyiz” dedi.

Prof.Dr. Erdem, aşırı sıcaklar nedeniyle vücudun sürekli su, mineral ve tuz kaybettiğini belirterek, “Soğuk su içmenin 2 türlü olumsuz etkisi var. Bunlardan birincisi doğrudan doğruya üst solunum yollarında hassasiyeti olan kişilerde hastalıklara sebep olabilir. İkincisi ise hızlı içilen soğuk suyun buharlaşmaya yani vücutta terleme fonksiyonuna doğrudan etki ettiği için çok fazla tuz ve mineral kaybetmeye neden olur. Soğuk suyun olumsuz etkilerinden korunmak için yudum yudum yaklaşık 1 dakika içinde içmeliyiz” diye konuştu.

Sevgisizlik bebeğinizin ağlamasına sebep olabilir

Ebeveynler bazen, bebeklerinden çok ağlıyor diye şikayet ederler. Bebeklerin ağlaması herhangi bir biyolojik rahatsızlık değil, sevgisizlikten de kaynaklanıyor olabilir.

Çukurova Üniversitesi’nde görev yapan Doç. Dr. Hayri Levent Yılmaz, bebeklerin sadece hastalandıklarında değil, duygusal yönden açlık hissettiklerinde ve ilgisiz kalındığında da ağlayabildiklerini söyledi.

Doç. Dr. Yılmaz, hiçbir rahatsızlığı olmamasına rağmen günde 3 saattendaha uzun süren, haftada 3 günden daha fazla tekrarlayan bebek ağlamasının mutlaka dikkate alınması gerektiğini söyledi.

Ağlamanın genellikle fiziksel sağlık açısından sorun oluşturmadığınıbelirten Doç. Dr. Yılmaz, “Bu durumlarda hekimin ağlayan bebeğin ağlama nedenini çok dikkatli bir öykü, fizik inceleme ve yakın gözlemle bulması ve tedavi etmesi gereklidir” dedi.

Doç. Dr. Yılmaz, ağlama nöbetlerinin bebeklerde genellikle yaşamın iki ve üçüncü haftasında başladığını, saatlerce sürebildiğini, ağlamanın çoğunlukla ikindi zamanı, akşamları ve gece yarısında tetiklendiğini, dördüncü aydan sonra ise genellikle ortadan kalktığını, ancak günde üç saatten fazlasüren ağlamanın mutlaka nedeninin araştırılıp çözüm yoluna gidilmesi gerektiğini kaydetti.

Doç.Dr. Yılmaz, hiçbir neden bulunmamasına rağmen ağlayan bebeğin, sevgisiz kalıp dikkatçekme isteğinde olduğunun akla getirilmesi gerektiğini belirtti:

“Aileler, bebekleri ağladığında önce hasta oldukları akıllarınageliyor, oysa sevgisiz kalmış olabileceği düşünülmüyor. Bebeği rahatlatmak sadece altını temiz tutmak, karnını doyurmakla olmaz, sevgiyi de hissettirmek zorundayız. Bebeğin hafif dokunuşlarla saçının okşanması, vücuduna yine hafif dokunuşlarla masaj yapılması ona inanılmaz bir mutluluk verir.

Onunla ilgilenmek, gülmesini sağlamak,küçük hediyelerle şaşırtmak ya da ilgisini çekecek ortamlarda bulunmasını sağlamak bebeği duygusal yönden besler.”

Doç. Dr. Yılmaz, bebeğin gelişiminde uyku, beslenme ve iyi bakım ne kadar önemliyse sevgi ve güven gibi ona ilk yıllarda aşılanabilecek duyguların da büyük önemi bulunduğuna işaret etti:

“Annenin sıcaklığı, kulağa fısıldanan tatlı sözler, kucağa alınıp okşanması, bebeğe hayattaki ilk dersi olan sevgiyi öğretir. Bebeğiniz daha ilk doğduğunda, onu kollarınızın arasına aldığınızda, kendisine değer verdiğinizi hisseder.

Zaman içinde bu sıcak duyguları iyice öğrenen bebeğiniz, sevginizi karşılıksız bırakmayacaktır.

Sevgi bir annenin bebeğine öğretebileceği en güzel duygudur. Aslında tanımlanması zor olan bu duyguyu ona dokunarak, konuşarak, sarılarak öğretebilirsiniz. Bu duygunun kendisi için önemli olduğunu anlayan
bebeğiniz, sizin yokluğunuzda bu duyguyu arayacak, sevgiyi böylece öğrenmiş olacaktır.”

Doç. Dr. Yılmaz, bebeğin ilk aylarda öğrenebileceği bir başka duygunun ise güven olduğunu belirtti:

“Her zaman yanında olduğunuzu bilmek, ağladığında kucağınıza almanız,onu önemsediğinizi gösterir. İlk aylarda aşılanan bu güven duygusu, ileride onun yaşantısını önemli ölçüde etkiler. Kendine güvenli bir birey olarak yetişmek için, güven duygusunu hissetmelidir.”

Sigaranın zararları

Sigaranın, vücudun çeşitli organlarında yaptığı tahribat ve kanserin yanında cilt sağlığı ve güzelliğinize de zararları vardır. İşte sigaranın zararları:


  • Ağız kokusu yapar, diş ve diş eti hastalıklarına yol açar.
  • Dudak, yanak ve gırtlak kanserine neden olur. Hatta sigarayı yakmadan dudağında taşıyan yada tütün çiğneyenlerde de ağız için kanserleri görülür.
  • Dilde, tat alma duyusunda bozulmalar olur.
  • Beyin hücrelerinin ölümüne yol açar. Öğrenme bozuklukları, hafıza zayıflığı ve erken bunama görülür.
  • Göz merceğinin saydamlığının azalmasına yani katarakta sebep olur.
  • Cildin yapısının bozulmasına neden olur. Leke ve kırışıklık oluşur. Selülitlere sebep olur.
  • Burunda koku alma duyusu azalır.
  • Sinüzit, farenjit, bademcik ve orta kulak iltihabı gibi üst solunum yolu hastalıklarına yol açar.
  • Damar sertliğini hızlandırır. Beyin ve kalpte damar tıkanıklığına neden olur. Kalp krizi ve tansiyon yükselmesi görülür.
  • Erkeklerde iktidarsızlığın başlıca sebeplerindendir. Ayrıca mesane kanserinin önemli nedenlerindendir.
  • Akciğerlerde çeşitli hasarlara, astım ve kronik bronşit gibi hastalıklara neden olur. Bronşlarda ve akciğerlerde birçok çeşit kanserin oluşmasına neden olur.
  • Gastrit, ülser ve reflü hastalığına sebep olur. Mide ve yemek borusu kanserine yol açar.
  • Gebelikte tüketilen sigara düşük doğumlara ve bebekte gelişme geriliğine neden olur.
  • Erken menopoz ve rahim kanserinin sebebidir.
  • Parmaklarda sararmaya ve tırnaklarda zayıflamaya yol açar.
  • Kemik erimesine neden olur.
  • Burger hastalığına sebep olur. Bu haslatık, el ve ayaklardan başlayarak tıkanıklığa yol açar ve uzuvların kesilmesi gerekir.
  • Vücutta yorgunluk, uykusuzluk hali, stres, gerilim, performansta düşme ve reflekslerde azalma görülür.
  • Pankreas kanseri riski artar.
  • Hastalık, yara ve ameliyat tedavileri uzun sürer.
  • Kullanılan ilaçları etkisizleştirebilir.
  • Bütçenize yük olur, çevre kirliliğine yol açar, yangınların en önemli sebeplerindendir.
  • Çocuklarınız kanseri önleyen genlerden yoksun hayata gelir.
  • Hamilelerde %10-15 eksik kiloda doğuma ve bebek zeka eksikliğiyle doğar.
  • Çevrenizdekileri de bu zararları verirsiniz. Çocuğunuzun sigaraya başlama oranı daha fazladır.

Ülser’e çare!

Atatürk Üniversitesi çalışmalarını sürdüren altı kişilik bir ekip, ülser hastalığının ortaya çıkış nedeni ve tedavisinde önem taşıyan bir buluşa imza attı.

Doç. Dr. Halis Süleyman ile Prof. Dr. Fatma Göçer, Doç. Dr. Sait Keleş, Yrd. Doç. Dr Zekai Halıcı, Yrd. Doç. Dr. Ahmet Hacımüftüoğlu ve Araştırma görevlisi Elif Çadırcı yaptıkları bilimsel çalışmayla ülser hastalığının oluşmasında böbreküstü bezlerinin salgıladığı kortizol ve adrenalin arasındaki dengenin bozulmasından kaynaklandığını bilimsel olarak ispatladı.

Bilimsel çalışmayı gerçekleştiren ekibin başkanı Doç. Dr. Süleyman, şimdiye kadar ülser hastalığının birçok nedene dayandığının bilindiğini fakat yaptıkları çalışma ile hastalığın böbrek üstü bezlerinin salgıladığı kortizol ve adrenalin arasındaki dengenin bozulmasından kaynaklandığını ortaya çıkardıklarını anlattı:

“Ülser hastalığının birçok nedeni olduğu biliniyordu. Yaptığımız çalışmayla ülsere böbrek üstü bezlerinin salgıladığı iki hormon arasındaki dengenin bozulmasının neden olduğunu ortaya koyduk.

Kortizol ve adrenalin hormonların antiülser özellikler taşıdığını da belirledik. Şimdiye kadar tam tedavisi yapılamayan ülserin kalıcı tedavisi için iki hormon arasındaki dengenin sağlanmasının önemini ortaya çıkardık. Artık iki hormon arasındaki dengeyi sağlayarak ülser çok rahatlıkla tedavi edilebilecek.”

Hormonlar arası denge bozukluğu

Kortizol hormonu kullananlarda yan etki olarak ülser hastalığının ortaya çıktığını hatırlatan Doç. Dr. Süleyman, “Hormonlar arasındaki denge bozulduğu için midede ülser oluşuyor” dedi.

Adrenalin düzeyini yüzde 12.8′den daha fazla azalmasını sağlandığında kortizolun, antiülser özelliğinin ortaya çıktığını belirten Süleyman, “Adrenalin düzeyi yüzde 50 veya daha fazla azalanlarda, kortizolün antiülser etkisinin en üst seviyeye ulaştığını belirledik” dedi.

Çalışmalarında kortizolun alfa-2 adrenerjik reseptörlerini uyararak, antiülser etki oluşturduğunu da gözler önüne serdiklerini anlatan Doç Dr. Süleyman, “Dünyada ilk defa ülser hangi nedenlerle oluşursa oluşsun, tek bir mekanizmayla tedavi edilebileceğini bilimsel olarak ortaya çıkardık” dedi.

Yaptıkları bilimsel çalışmayla ilgili makalenin, Almanya’nın ünlü tıp bilim dergisi Naunyn-Schmiedeberg’s Archives Pharmacology Dergisi’nde de yayımlandığını kaydeden Doç. Dr. Süleyman, “Dünyaca ünlü bilim dergisinin Mart 2007 sayısında araştırmamızla ilgili makale yer aldı” dedi.

Makalenin yayımlanmasını yaptıkları çalışmanın önemini gösterdiğini sözlerine ekleyen Süleyman, “Ülser hastaları artık kalıcı bir tedaviye kavuşacak” dedi.

Niçin gıdıklanırız?

Bazıları çok kolay gıdıklanırken bazıları etkilenmez. Başkalarının hassas dokunuşları bizi gıdıklar ve hatta bazen dokunulmadan bile gıdıklanırız. Gıdıklanmak kimi zaman rahatsız edici kimi zaman eğlendirici olabilir.

Gıdıklanınca, derinin yüzeyindeki küçük sinir lifcikleri harekete geçer. Özellikle tüyle okşama, böcek yürümesi gibi olaylara hassas olan bu lifcikler, sinyalleri beyne gönderirler. Ancak araştırmacılar bu sinyallerin beyinde nereye kaydedildiğinden emin değiller. Beyinin gıdıklanmaya tepkisi, kaşınmaya olan tepkisi gibi, gönülsüz yapılan bir tepkidir.

Gıdıklama ile kan basıncı artarken, nabız ve kalp atışı hızlanır, beynin uyanıklığı fazlalaşır. Gıdıklanmanın fiziksel olduğu kadar psikolojik yanı da vardır. Gıdıklanma başlangıçta zevkli olabilirse de sürdürüldüğünde korku ve paniğe dönüşebilir.
İnsanların daha çok gıdıklandıkları yerler, ayak altı, avuç içi ve koltuk altı gibi bölgelerdir. Bunun nedeni, buraların çok hassas bölgeler olmalarıdır.

İnsan beyni vücuda gelen uyarıların hangisinin insanın bizzat kendisinden, hangisinin dışarıdan geldiğini ayırt eder ve ona göre öncelik verir. Örneğin, elimizin yanması gibi acil refleks gerektiren dışarıdan gelen uyarılara öncelik verir. Bu nedenle bir başkası tarafından gıdıklandığımızda reaksiyon gösteririz ama kendi kendimizi gıdıklamaya çalıştığımızda beyin bu noktalardaki hassasiyeti azalttığından gıdıklanamayız.

Mikropsuz hayat sakıncalı mı?

Bu günün çok temiz dünyası acaba bizi hasta mı ediyor? Howard Huges 1976′da ölmüş Amerikalı bir sanayicidir. 1958 yazında Howard’ın mikrop fobisi kendisini Bewerly Hills Oteli”nin bir odasına kapatmasına yol açar. Bu Teksaslı milyarder zamanının çoğunu “‘mikropsuz bölge” diye adlandırdığı odasının bir bölümünde geçirir. Hiçbir şeye çıplak elle dokunmaz. Nesnelerle elinin arasını mutlaka bir mendil ayırır. Hattâ bu şahıs bir konserveyi açmanın en hijyenik yollarını anlatan üç sayfalık bir not bile hazırlamıştır. Howard’ınki kadar olmasa da çevremizde böyle temizlik hastaları ile karşılaşırız.

Bu konuda en aşırıya gidenlerin tipik özellikleri Howard gibi eşya ile teması kesmek, mecbur kalındığında ise mendil kullanmaktır. Yine bu tip kişiler hiç kimseyle tokalaşmazlar, başkasının pişirdiği yemeği asla yemezler, camide başlarının geldiği yeri mendilleri ile örterler. Ayrıca bu insanlar bulundukları yerlerin su kaynaklarını dahi tehdit ederler, zira bunlar su ile yaptıkları temizliklerini nerede bitireceklerine bir türlü karar veremezler. Örneğin banyoda bir tanker civarında su kullansalar bile yine de tam temizlendiklerine kanaat getirmezler. Bu çeşit temizlik hastalığının bir başka versiyonu da özellikle Türkiye’de ev hanımlarında karşımıza çıkmaktadır. Bunlar kendi kendilerince “mutlak doğrulaştırdıkları” periyotlarla belli ev temizliklerini yapmakla kendilerini mükellef sayarlar.

Meselâ camlar her ay mutlaka silinmelidir, yerlerin ise üç-dört gün silinmemiş olması “evi pislik götürüyor” ile aynı anlamdadır. Kimileri de işi daha ileriye götürerek halıların her hafta balkonlarda havalandırılması gerektiğine inanırlar. Hele bir de eve misafir gelecekse ev temizliğinin yeniden gözden geçirilmesi derhal birinci iş hâline geliverir.

Tabiî ki yaşadığımız ortamları mikropsuz hâle getirmek, çıplak elle bir şeye dokunmamak, ev temizliğinde aşırıya kaçmak gibi davranışlar, hayatı insanın kendisi ve çevresi için yaşanılmaz bir hâle getirmektedir. Ama günümüzün modern toplumu hepimizi âdeta küçük birer Howard Huges yapıyor. Zira kullandığımız tüketim maddelerinin çoğu artık dezenfekte edilerek üretiliyor. Sabundan çarşafa, halıdan temizlik süngerine kadar pek çok ürünün antimikrobik olanının kullanılması gerektiği reklamlar vasıtasıyla bilinç altımıza yerleştiriliyor. Deterjan reklamlarında “sıradan bir deterjanla” temizlenmiş bir mutfak bankosunun üstündeki bakteriler büyüteç altında bizi yiyecek canavarlar olarak gösterilirken reklamı yapılan ürünün, ortamı, âdeta sterilize ettiği (zararlı ve zararsız tüm mikroplardan arındırdığı) anlatılıyor.

Japonlar da bu konuda aşırıya giden toplumlardan biridir. Yaygın olarak kullandıkları antimikrobik banka cüzdanları ve direksiyon kılıfları basit birer örnek oluşturur. Üstün teknoloji ürünü son marifetleri ise akıllı tuvaletleridir.

Peki tamamen mikropsuz ortamlarda yaşamanın bir sakıncası olur mu?

Bu sorunun cevabı kısaca “evet”tir. Bilim adamlarına göre temizlik ve hijyen konusundaki saplantılarımız ve yanlış bilgimiz araştırılması gereken bir konudur. Zira şimdiye kadar yapılan çalışmalar çeşitli kirliliklerden ve mikroplardan tamamen izole bir hayat yaşamanın Amerika. Batı Avrupa, Japonya ve Avustralya’da astım hastalığını artırdığını ve aynı zamanda diğer alerjik hastalıkların da yaygınlaşmasına sebep olduğuna dair görüşler ileri sürülüyor. Ayrıca temizlik hastalığı eklem romatizması ve şeker gibi daha ciddi otoimmün hastalıkların oluşmasına sebep olabilmektedir.

Her doğan bebek daha ilk çığlıkları ile beraber dünyanın maddî kirleri ve çok çeşitli mikropları ile temas hâlindedir ve böylece bağışıklık sistemi karşılaştığı yeni yapılara karşı ne yapacağını öğrenir. Başka bir örnekle bunu açıklayacak olursak, bir bebeğin beyin hücreleri, eğer kendisine gerekli şefkat gösterilmezse ve çevresiyle sosyal temas kuramazsa, doğru bağlantıları yapamaz ve bebek aklen zayıf ve konuşma yeteneği azalmış bir hâle gelir. Yetişkinlerde de doğru duygusal ve zihinsel uyanlar alınamazsa aklın tam kullanılamadığı görülür. Bu örneğe benzer bir şekilde bağışıklık sistemimiz mikroptan arındırılmış veya azaltılmış bir çevrede çalışmak zorunda bırakılırsa, fonksiyonunu normalin altında yerine getirebilecektir.

Çocuk felci ve tetanoz gibi ölümcül hastalıklarda bizi koruyan aşılar bağışıklık sistemimizi uyarmaktadır. (Ancak çoğu aşı alerjilere karşı korunmada yanlış uyarmada bulunurlar. Bağışıklık sisteminin sadece bir bölümünün aşırı uyarılması ise işlerin daha kötüye gitmesine yol açar.)

GELİŞEN DÜNYA VE ALERJİK HASTALIKLAR

Aşırı temizliğin ve çocuklarımızı mikrop kaparlar düşüncesiyle tozla toprakla hiç temas ettirmeden büyütmeye çalışmanın gereksiz olduğu, hattâ zararlı olabileceği düşüncesi artık bilimsel tabanı olmayan bir söylenti olmaktan çıkmış ve immünolojiye bağışıklık sistemi bilimi konu olmaya başlamıştır. Zira son yıllarda özellikle Batı dünyasında etkili olan bağışıklık sistemi ile ilgili pek çok salgın hastalık vardır. Bunların başında astım gelmektedir. Astım belirtileri İngiltere ve Avustralya gibi ülkelerde nüfusun % 20’si ile % 30′unda görülmeye başlanmıştır. Bunun belirtileri hırıltılı ses çıkarmak, nefes darlığı ve daha ileri vakalarda nefes yollarının âdeta mengene ile sıkılıyormuşçasına kapanması şeklindedir.

Birleşik Devletler’de astım, iltihaplı akciğer dokusunu iyileştirecek ve hava kanallarını açacak ilaçların bulunabilmesine rağmen her yıl 5.000 kişinin ölümüne yol açmaktadır. Astım’dan başka egzama ve saman nezlesi belirtileri de bu bağlamda düşünülebilir.

Daha kötü bir haber ise insülin bağımlı şeker hastalığının çocuklarda görülmeye başlanmasıdır.

Alerjik hastalıklar dünya üzerinde refah ve modernleşmeye paralel bir artış göstermekte, ancak sebebi henüz tam olarak bilinmemektedir. Suçun bir kısmını genler yükleniyor; zira alerjik hastalıkların belli ailelerde devam etmesi bunu ispatlıyor. Ancak genler de astımın bu denli hızlı artışını açıklamaya yetmiyor. Bu artış ev tozları ve keneleri ile de tam olarak açıklanamamakta. Çünkü günümüzde artık duvardan duvara halılara, kumaş döşemeli mobilyalara ve ısınma sistemlerine rağmen ev kenelerinin sayısında herhangi bir artış kaydedilmiyor. Astım nöbetlerine bağışıklık sisteminin ciğerlerdeki partiküllere verdiği yanlış tepki yol açabilmektedir. Ama bu daha fazla parçacık daha fazla astım anlamına da gelmiyor; zira astım ve diğer alerjiler hava kirliliğinin daha az olduğu yerlerde kirliliğin daha fazla olduğu yerlere göre daha çok olabiliyor. Son olarak astıma benzeyen belirtilere yol açan RSV denen bir virüs de keşfedilmiş bulunmaktadır.

Bu durumda astım ve alerjik hastalıkların artışını neyle izah edebiliriz? Mikropsuz ve tüm kirlerden uzak yaşamanın bu artışın sebebi olabileceği ilk olarak 1989′da gündeme gelir. Londra Hijyen ve Tropik Tıp Okulu’ndan Epidemolojist (salgın hastalıklarla uğraşan tıp doktoru) David Strachan, büyük ailelerde yaşayan ve özellikle ağabey ve ablası olan çocukların, astım, saman nezlesi ve çocukluk egzaması gibi hastalıklara daha az yakalandıklarını saptamıştır. Strachan’a göre üstü başı kirli ve pek çok enfeksiyon taşıyan büyük kardeşler bir şekilde daha genç olanların alerjilerden korunmasına yardımcı olmaktaydılar.

Bu öngörü bu konuda kabul gören inanışın tam aksine idi. Hakim görüş Strachan’ın söylediğinin tam aksine enfeksiyonların alerjilere sebep olduğu şeklindedir.

Batı Afrika gençleri ve genç yetişkinleri üzerinde yapılan bir çalışmaya göre, 1979′da ülkeyi kasıp kavuran salgın sırasında kızamığa yakalananların hastalıktan kurtulanlara göre şu anda hemen hemen yarısı alerjiye sahiptirler. Bütün Japon okul çocuklarına, ineklerde vereme sebep olan bakterinin zayıf bir versiyonunu içeren BCG aşısı yapılmış, ancak % 6O’ı hastalığa karşı bağışıklık geliştirebilmiştir. Bağışıklık kazanmış çocuklar alerjilere ve astıma karşı üç kez daha dayanıklı olmuşlardır.

Ancak enfeksiyonlarla alerjiler arasında doğrudan bir ilişki kurmak için hiç kimse yeterli bilgiye sahip değil. Hattâ bazı aksi bulgular dahi var.

Örneğin kalabalık Amerikan şehirlerinde yaşayan ve hayatlarının daha ilk yıllarından itibaren pek çok enfeksiyonla karşılaşan çocuklar arasında astıma hâlâ yüksek oranlarda rastlanmaktadır. Kimi araştırmacılar da kızamığa yakalanıp onu yenen ya da TBC’ye karşı direnç geliştiren çocukların bağışıklık sistemlerinin her şarta uyar hâle geldiğini tartışıyorlar.

BAĞIŞIKLIK SİSTEMİ NASIL ÖĞRENİR?

Geçtiğimiz birkaç yıl içinde bağışıklık sistemi üzerine çalışanlar, birkaç mikrobun, immün sistemini zararsız ev kenesi dışkısı ve çiçek tozuna karşı nasıl yanlış uyardığını da açıklayan Th hücreleri denen bağışıklık hücrelerine ait bir mekanizmayı ortaya çıkardılar.

İmmün sistemi doğru bir şekilde çalıştığı zaman, Th1 hücreleri, cytokines denen ve bakteri veya virüslerce enfekte olmuş hücreleri enfeksiyonlarından kurtulmaları için talimat veren elçiler gönderir. Th2 hücreleri ise eytokines’ leri farklı bir görevde kullanmak üzere yayarlar:

Bu görevlerden birisi; ana vazifesi parazitlerin bağırsak duvarından geçmesini engellemek olan ani bir tepki oluşturmaktır. Bu durumda Th2 hücreleri “IgE” antikorlarını yayarlar ve enfeksiyon bölgesine mast hücrelerini ve eosinophil’len çağırırlar. Daha sonra “antikor”lar immün hücrelerini ve parazitleri bir araya toplarken, eosinophil’ler parazitleri zehirlemek üzere toksik kimyasallar, mast hücreleri de histaminler yayarlar.

Histamin bağırsak duvarındaki ölmüş parazitlerin dışarı atılmasına yardımcı olan mukusun oluşmasına sebep olur.

Alerji yapıcı maddeler, bağışıklık sisteminin hem Th1 hem de Th2 tepkisini vermesine sebep olabilirler. Ancak sadece Th2 tepkisi akan burunlara, kaşınan gözlere ve hırıltılı ses çıkarmaya yol açar. Çünkü Th2 tepkisi alerji yapıcı maddeleri âdeta tehlikeli parazitler gibi algılar. Peki bu durumda bağışıklık sistemi alerji yapıcı maddelere karşı Th2 tepkisini kullanmaya nasıl karar verir? İşte hijyen varsayımı tam da bu noktada devreye girer.

İmmün sistemin seçimi bir yere kadar bu iki farklı hücresel casus Th1 ve Th2 arasındaki güç dengesine bağlıdır. Bunlardan hangisinin üstün geleceği çocuklukta ve yetişkinlikte bağışıklık sisteminin ne kadar bakteri ve virüslerle karşılaştığına bağlıdır. Bir yetişkinde çoğu bakteri dengeyi alerjik bir tepki aleyhine bozan Th1 tepkisini başlatır. Bebekler ise daha çok yaşadıkları ortamın insafın-dadırlar. Bebeklerin Th hücrelerinin çoğu

“tecrübesizdir” ve immünolojistler Th1 mi yoksa Th2 hücrelerinin mi etkin olacağının bebeğin hayatının ilk birkaç ayında hangi enfeksiyonlarla karşılaştığına bağlı olduğunu düşünüyorlar. Cam bir kap içinde büyüyen Th hücreleri, bakteri ve virüslere karşı vücuttaki bağışıklık hücrelerinin yaydığı ile temasla interleukin 12Th1 hücreleri hâline gelirler. Çocukluğumuzda pek çok bakteri ve virüsle karşılaşırsak hücreler arası denge Th1 hücreleri lehine dönecektir. Eğer bilhassa çocukluk döneminizden bu mikroplan çıkarırsanız, bağışıklık sistemi geri dönülmez bir şekilde alerjiye sebep olan Th2 tepkisi oluşturmaya itilecektir. Bu durumda hijyen varsayımını savunanlar çok çok temiz ortamlarda yaşamanın bağışıklık sistemine zarar verdiğini ortaya çıkarmış oluyorlar.

Mantarlar toprakta, su birikintilerinde ve derelerde yaşarlar fakat vücudumuzda asla. Çevremizle ilişkilerimizin değişmesi, onlarla temasımızın değişmesine de yol açmıştır. Örneğin, gelişen ülkelerdeki su kaynaklan litrede 1 milyar civarında mantar içerirken, Batı’da ise bu miktar ihmal edilebilecek ölçüde azdır. Dahası, çoğu mantar hastalığa yol açmamasına rağmen bağışıklık sistem fonksiyonlarının değişmesine sebep olurlar.

TOPRAĞA GERİ DÖNÜŞ

Artık Batı’da çoğu insan dışarıda daha az vakit geçiriyor, daha az kirleniyor, âdeta premature bir bebek gibi mikroplarla çok az temas ediyor.

Böylece, aşın hijyenik şartlarda yaşama bağışıklık sistemimizin doğru bir şekilde çalışabilmesi için gerekli olan öğrenme sürecinin yaşanmaması anlamına geliyor. Kim bilir belki de, günlük hayatta yeterli miktarda bakteri ile karşılaşmazsak bunları kendimize enjekte etmek zorunda kalacağımız günler gelecek.

Kaynak - New Scientist, 8 Temmuz 1998.

Estetik problemler küçük yaşta tedavi edilebilir

Ondokuz Mayıs Üniversitesi (OMÜ) Tıp Fakültesi Plastik, Rekonstrüktif ve Estetik Cerrahi Anabilim Dalı Başkanı Prof. Dr. Ahmet Karacalar, çocuklarda doğumsal ve doğum sonrasında oluşan estetik sorunların tedavilerinin mümkün olduğunu kaydetti.

Çocuklara estetik ameliyat yapılamadığı yönünde bir inanış olduğunu belirten Prof. Dr. Karacalar, şu bilgileri verdi: “Estetik burun ameliyatı çocuklarda güvenle yapılabilir. Özellikle solunum sıkıntısına da neden olan burunlar için ileri yaşların beklenmemesi öneriliyor. Kabul edilen, okul çağından önce çocukla ilgili estetik sorunların giderilmesidir. Kepçe kulağı operasyonu gibi bazı estetik girişimlerin çocukluk çağında yapılması daha kolaydır. Kulak kıkırdağı henüz yumuşak olduğu için daha kolay şekil verilebilir.”

Boyun kütletme çok zararlı

Boyun, bel, sırt ağrıları için genelde eklemlerimizi kütletiriz. Halbuki bu durum faydadan çok zarar verir. Kütletme gibi ani hareketler sinir sıkışmasına bu da şiddetli ağrıya sebep olur. Prof. Dr. Ayşen Yücel, kütletmenin kireçlenmeye yol açtığını anlattı.

Bel, sırt ve boyun ağrısı, masa başında hareketsiz çalışan kişilerin en çok karşılaştıkları sağlık sorunları arasında yer alıyor. Kimi zaman dayanılmaz hale gelen bu ağrılardan kurtulmak için genellikle bel ve boyun kütletme ile sırt çiğnetme yolları deneniyor. Uzmanlar bilimsel bir temeli olmayan bu yöntemlerin fayda etmediği gibi eklemleri zorlayarak kireçlenme ve ağrının şiddetlenmesi gibi sorunlara yol açtığı uyarısında bulunuyor.

Anadolu Sağlık Merkezi’nden algoloji uzmanı Prof. Dr. Ayşen Yücel, boynu rahatlatmak için yapılan hızla sağa ve sola döndürme işleminin (boyun kütletme) zararları hakkında bilgi verdi. Boyun kütletmenin halk arasında eklem kireçlenmesi olarak bilinen dejenerasyonun önemli sebeplerinden biri olduğunu söyledi. Boyun kütletmeyi alışkanlık haline getirenlerde bu tür kireçlenme vakalarına sık rastlanıldığını aktardı. Ayşen Yücel, boyun kütletmenin bazı durumlarda ağrının daha da artmasına yol açtığına dikkat çekerek, “Omurlarımızın arasında faset eklem diye adlandırdığımız eklemler var. Boyun kütletme gibi ani hareketler eklemlerin çok zorlanmasına, sinirlerin sıkışmasına, bunlar da şiddetli ağrı ve kas spazmına sebep oluyor.” diye konuştu.

Prof. Dr. Yücel, bel ve sırt ağrılarından kurtulmak için yaptırılan ’sırt çiğnetme’ işleminin kas zedelenmesi ve kanamalara yol açabildiğini bildirdi. Bazı kişilerin de boyun ve sırt ağrıları için gelişigüzel masaj yaptırdığını ifade ederek, “Rastgele masaj çok tehlikeli. Arkadaşına masaj yaptırdıktan sonra şiddetli ağrı ve kas çeperi zedelenmesi şikâyetiyle gelen pek çok hasta oluyor.” dedi.

En iyi tedavi egzersiz

Fizik tedavi ve rehabilitasyon uzmanı Prof. Dr. Semih Akı ise bel, sırt ve boyun ağrılarından kurtulmanın yolunun egzersizden geçtiğini anlattı. Ağrı şikâyetiyle gelen hastalar için fizyoterapist nezaretinde özel bir egzersiz programı hazırlandığını belirterek, “Kişinin yaşı, cinsiyeti, diğer hastalıkları, aktivite durumu ve daha önce egzersiz yapıp yapmadığı bile önemli. Birbirinden tamamen farklı iki kişiye aynı egzersizler verilmemeli.” açıklamasını yaptı.

Neden esneriz?

Bugüne kadar insanların neden esnediği üzerine pek çok teori üretildi. Bunların yanı sıra ‘kandaki düşük oksijen seviyesi’ de kimi zaman esnemeyle ilişkilendirildi.


New York Üniversitesi psikoloji profesörü Andrew C. Gallup’a göre, neden esnediğimizi aslında kimse bilmiyor, ancak o ve ekibinin yeni bir açıklaması var: Esneme vücudun beyni serinletmesi için bir yöntem.

Ekip çalışmada, deneklerin beyinlerinin ısındığı zamanlarda daha sık esnediğini gözlemlediklerini açıkladı. Esnemenin, vücudun diğer sistemleri yetersiz kaldığında, beyin sıcaklığını düzenlediği yönündeki teoriyi ispatlamak için araştırmacılar, insanların çevresinde birileri esneyince, hemen esnemeye başladıkları gerçeğinden hareket etti.

Gönüllüler, gülen ya da esneyen insan görüntülerinin olduğu filmin oynatıldığı odaya alındı. Gözlemciler deneklerin ne sıklıkta esnediğini inceledi. Bazı deneklerden filmi izlerken burundan nefes almaları, daha sonra da alınlarına sıcak ya da serin tamponlar bastırmaları istendi. Beynin serinlemesini sağlayan alna buz konulması ve burundan nefes alınması sırasında, bulaşıcı esnemenin kesildiği görüldü.

Neden esneriz?

Bugüne kadar insanların neden esnediği üzerine pek çok teori üretildi. Bunların yanı sıra ‘kandaki düşük oksijen seviyesi’ de kimi zaman esnemeyle ilişkilendirildi.


New York Üniversitesi psikoloji profesörü Andrew C. Gallup’a göre, neden esnediğimizi aslında kimse bilmiyor, ancak o ve ekibinin yeni bir açıklaması var: Esneme vücudun beyni serinletmesi için bir yöntem.

Ekip çalışmada, deneklerin beyinlerinin ısındığı zamanlarda daha sık esnediğini gözlemlediklerini açıkladı. Esnemenin, vücudun diğer sistemleri yetersiz kaldığında, beyin sıcaklığını düzenlediği yönündeki teoriyi ispatlamak için araştırmacılar, insanların çevresinde birileri esneyince, hemen esnemeye başladıkları gerçeğinden hareket etti.

Gönüllüler, gülen ya da esneyen insan görüntülerinin olduğu filmin oynatıldığı odaya alındı. Gözlemciler deneklerin ne sıklıkta esnediğini inceledi. Bazı deneklerden filmi izlerken burundan nefes almaları, daha sonra da alınlarına sıcak ya da serin tamponlar bastırmaları istendi. Beynin serinlemesini sağlayan alna buz konulması ve burundan nefes alınması sırasında, bulaşıcı esnemenin kesildiği görüldü.

Dikkat çekme hastalığı

Mustafa Kemal Üniversitesi (MKÜ) Araştırma ve Uygulama Hastanesi Psikiyatri Ana Bilim Dalı Öğretim Üyesi Prof. Dr. Asena Akdemir, ”dikkat çekme hastalığı”nın ilgi bekleyen ve fark edilmek istenen kadınlarda daha fazla görüldüğünü söyledi.


Prof. Dr. Akdemir, İl Sağlık Müdürlüğünce düzenlenen ”Psikiyatrik Aciller” konferansında, konversiyon bozukluklarının organik neden bulunmaksızın ortaya çıkan bayılma, felç olma ve duyu kaybı gibi nörolojik bir durum olduğunu belirtti.

”Dikkat çekme hastalığı” olarak da bilinen konversiyon rahatsızlıklarının gelişmiş ülkelerde ve eğitim düzeyi yüksek kişilerde daha az görüldüğünü ifade eden Prof. Dr. Akdemir, bu hastalara kesinlikle ”Senin bir şeyin yok” denilmemesi gerektiğini kaydetti.

Konversiyon bozukluğu olan kişilerin genellikle kalabalık yerlerde ve kendisine ilgi gösterilmediği durumlarda fenalaştığını belirten Prof. Dr. Akdemir, şöyle konuştu:

”Bozukluk kadınlarda daha fazla görülüyor. Örneğin, futbol maçının olduğu gün, konversiyon bozukluğu teşhisi ile hastaneye birçok kadın kaldırılıyor. Bunun en büyük nedeni, erkeklerin maç izlediği sırada eşine ilgi göstermemesi, onu dikkate almaması. Rahatsızlık, ilgi bekleyen ve fark edilmek istenen kadınlarda daha fazla görülüyor.”

Prof. Dr. Akdemir, konversiyon bozukluğunun çok ciddi bir rahatsızlık olduğunu ve ciddi terapi gerektirdiğini söyledi.

 

Takip Et

Dizinler