Bir çok yöntemle ciltteki yaşlanmaya engel olmak ve genç bir görünüme kavuşmak mümkün. O halde ciltteki yaşlanma nasıl ve hangi yöntemlerle durdurulabilir? Ciltteki yaşlanmanın hangi yöntemlerle nasıl durdurulacağını Alman Hastanesi Dermatoloji uzmanlarından Dr. Belma Bayraktar anlattı: “Derimizin dış dünya ile sınır olmaktan çok daha fazla işlevleri vardır. Derimiz, aynı zamanda vücudumuzun içinde olup bitenleri dışarıya yansıtan ve mesaj ileten bir organımızdır. Sürekli güneşe maruz kalma nedeniyle oluşan ve fotoyaşlanma adı verilen yıpranma orta deride birtakım yapısal değişiklikler meydana getirir. Ciltte yıpranma meydana gelirken renginde sararma, lekeler, gevşek tonüslar, derin kırışıklıklar ve bağ dokusunda da dejenerasyonlar görülür. Ayrıca prekanseröz ve kanseröz oluşumlar ise zamanla artar. Bu değişimler güneşten korunmanın ne kadar önemli olduğunu bizlere anlatmaktadır. Deri yaşlanması iki farklı özellik taşımaktadır. İç etkenler ile geçen zamana bağlı olarak gelişen yaşlanma gerçek yaşlanmadır. Dış ve çevresel etkenlere bağlı yaşlanma ise aktinik veya fotoyaşlanma adı verilen yaşlanmadır. Gerçek yaşlanma genler ile planlanan, doğal, fizyolojik bir durumdur. Fotoyaşlanmayı ise çevresel etkenler hızlandırır ve erkene alır.” Yaşlanmaya etki eden faktörler: Beslenme ve diyet: Su, lipit, selenyum, E vitamini, C vitamini, A vitamininin Yaşlanmayı engellemek elinizde Cildimizdeki yaşlanmanın önüne geçebilmek için gönümüzde pek çok yöntem bulunuyor. Güneş koruyucuları: Cilt yaşlanmasının önüne geçmek için öncelikle güneşin olumsuz etkilerinden korunmak gerekiyor. Bunun için de güneş koruyucuları öneriliyor. Doktor tavsiyesi ve kontrolüyle A, E vitamini ve östrojen ile kırışıklıklar azaltılabilir. Nemlendirici kullanımı ise deriye gergin ve pürüzsüz bir görünüm sağlar. Günümüzde bu amaca yönelik olarak satılan çok sayıda kozmetik ürün mevcut. Çok iyi ve pahalı olsalar da her cilt tipinde olumlu sonuç vermeyebilir, hatta bazen istenmeyen reaksiyonlara yol açabilir. Bu yüzden öncelikle test edilmeli. Makyaj sonrasına dikkat: Cilt yaşlanmasının önüne geçilmesinde makyaj sonrası bakımı da çok önemli. Cilt makyajdan sonra mutlaka çok iyi temizlenmeli, temizleme sütlerinden sonra bile artık kalmaması için su ile durulanmalı. Çünkü yağ salgısı fazla olan ciltlerde örtücü ürünler gözenekleri kapatarak, salgının birikimine neden olabilir. Zamanla bu salgıda mikroorganizmalar gelişmeye başlayabilir. Sivilceli ciltlerde bunları sıkmak ve oynamak, kistlere ve kalıcı izlere neden olabilir. Nemlendiriciler: Kuru bir ciltte ise nemlendirici kullanmak zorunludur. Cildimiz için dermatoloji uzmanı tarafından yazılan reçetelerde tavsiye edilen ürünleri kullanmak da bir diğer önemli noktadır. Peeling (cilt soyma): Cilt yaşlanmasının önüne geçen bir diğer uygulama ise halk arasında cilt soyma olarak bilinen peeling. Bu uygulamanın uzun vadede kollajen yapımını artırarak yaşlanma etkilerini giderdiği biliniyor. Bunun yanı sıra ciltteki lekelerin, sivilce ve izlerinin, siyah noktaların, çukur izlerin, ince kırışıklıkların ve kıl dönmelerinin tedavisinde de çok başarılı sonuçlar alınıyor. Dolgu: Cilt ile uyumlu, test gerektirmeyen, güvenli birtakım dolgu maddeleri kullanarak mevcut kırışıklıklar yok edilebiliyor. Bu yöntemle kırışıklıklar giderilirken dolgun ve biçimli dudaklara da kavuşmak mümkün. Dolgu işlemi ayrıca alt-üst dudak arasında hacimsel dengesizliklerin giderilmesinde de kullanılıyor. Dolgu işlemi ile önceden mevcut çukur yaralanma veya sivilce izlerini de tedavi ediyor. Botox: Özel bir bakteriden üretilmiş, doğal, saflaştırılmış protein esaslı bir ilaç olan Botox ile mevcut kırışıklıklardan kurtulmak mümkün. Özellikle kaş Botox’un etkisi 3-7 günde başlıyor, 10-15 günde yerleşiyor, ortalama 6 ay kadar da devam ediyor. Mezoterapi: Cildi besleyici, onarıcı, hücre yapılanmasını sağlayıcı, birtakım ampullerle sağlıklı, gergin ve ışıltılı bir cilt elde edilebiliyor. İşlem ağrısız olup, seanslar hekim ve kişi tarafından belirleniyor.
rolleri tartışılmaz. Alkolün olumsuz etkileri var. Sigara kullanımında
ise kan akımı engellenerek cilt yapısında bozulmalar oluyor, kırışıklıklar
artıyor. Deride nem oranı azalıyor, dudak ve ağız kanserlerinde artış
oluyor. Yara iyileşmesi bozulup çeşitli cilt hastalıklarında artış da oluyor.
Genetik faktörler
Hormonlar: Menopoza giren kadınlarda östrojen eksikliği ile cilt yaşlanmasında artış olur. Benzer durum andropoza giren erkeklerde de gözlenir.
çatma, alın ve göz çevresi kırışıklıklarında bu uygulamadan mucizevi sonuçlar alınıyor. Bu yöntemle kişinin arzu ettiği oranda kaşlarını kaldırmak da
mümkün.
Ciltteki yaşlanmaya engel olmak
Blog, 30 Aralık 2009 ÇarşambaKilo vermek için ne yapmalıyım?
Blog,Kilo vermek isteyenlere basitçe şunlar tavsiye edilebilir:
Saç bakımı
Blog,Etkileyici ve sağlıklı saçlara kavuşmak için bilmeniz gerekenler. 1. Çok kuru saçlar 2. Normal saçlar 3. İkisi bir arada 4. Ilık su ile durulayın 5. En iyi fön stratejisi 6. Nazik olun 7. Çok mu streslisiniz? 8. Ön yargıları unutun 9. Saç kremi 10. Çok ince saçlar 11. Tatilde bakım 12. Koruma ve tamir: 13. İnce telli saçlara kür uygulamak 14. Saç maskeleri 15. Sarı, kızıl ya da kahve 16. Çabuk kür uygulamak için 17. Doğuştan güçlü ve kalın telli saçlar 18. Vaks nasıl kullanılır? 19. Çok fazla jöle kaçırdıysanız 20. Saç spreyi ve parlatıcı 21. Zamanlama sorununuz varsa: 22. Saçınızı yıkamadan yattınız 23. Güçsüz kalmış kuru saçlar 24. Sabah hiç vaktiniz yoksa 25. Uzun saçlara ellerinizle köpük sürmeyin 28. Saç diplerinizin daha dik olmasını istiyorsanız Uzun, omuz hizası ya da kısa modellerin hangisi bana uyar? 27. Hayal ettiğiniz model 28: Yuvarlak yüz 29. Sık ve güçlü saçlarınız varsa 30. Yeni bir kısa model mi denemek istiyorsunuz? 31. Saç, boy ve ölçüler 32. İnce hafif perçemler 33. Kısaltmak ya da uzatmak? 34. Elbise ve bluz dekolteleri saçınızla uyumlu olmalıdır 35. Kakül ve alında perçem 36. Sıcaktan korunun 37. Düz saçlı kadınlar 38. Periyodik soruna özel çözüm Kabarık saçlara kat kat kesimle hava kazandırabilirsiniz 39. Dipleri düzleşmiş kıvırcık saçları canlandırmak için 40. Daha hacimli saçlar mı istiyorsunuz? 41. Eğer doğaz kıvırcıklarınıza egemen olamıyorsanız 42. 20′li yılların dalgalı saçlarına sahip olmak 43. Sarı saçlara parlaklık gerek 44. Saç kesimi her şeydir
Şampuanı sadece ellerinizle, ıslak saçın diplerine dağıtın ve hafifçe yedirin. Durularken incelerek saçın içinden akacak olan şampuan, saçları temizlemek için yeterlidir. Böylece saçlarınızın biraz daha kurumasını önlemiş olursunuz.
Şampuanı dairesel hareketlerle saça yedirin, hemen ardından iyice durulayın. Eğer başınızda şampuan artığı kalırsa, saçlarınız matlaşır ve kurur. Kural şu: Şampuanlamak için harcadığınız sürenin üç misli süreyi durulamak için kullanın. Saçlarınızın durulandıktan sonra gıcırdar gibi olması gerekiyor.
Bu ürünler hem yıkar hem de bakım yapar. Pratiktir ama her gün kullanılmaya uygun değillerdir. Çünkü bu ürünlerin çoğunda silikon yağı vardır. Önce saçları yumuşak yaparlar. Fakat uzun vadede saç tellerinin yüzeyinde birikerek, saçı ağırlaştırabilirler. Haftada sadece 1 kez kullanın.
Kaşmir kazağınızı sıcak suyla tıkayamazsınız. Saçlarımız da aynı derecede hassas olduklarından, çok sıcak suyu sevmezler. Ilık su, saçların zarar görmemesi için idealdir. Hatta başarabilenler, saçlarını soğuk su ile yıkamalıdır. Soğuk su, saçlara mükemmel bir parlaklık verir.
Saçları yıkadıktan sonra dikkatle ayırın. Isıtılmış bir havluyla önden kurutun. Fön makinesini en düşük ayara getirip, saçları çok fazla karıştırmadan tam kuruyana kadar fönleyin: sonra fönü daha yüksek ısıya getirip, yuvarlak bir fırçayla şekillendirme işine girişin. Fön makinesini saçınızdan en az 15 santim uzak tutun.
Islak saçlar, hafifçe şişmişlerdir. Dolayısıyla çabuk kırılabilirler. Taramak için ayrık dişli, mümkünse kauçuk veya ahşaptan, el yapımı bir tarak kullanın (Cinsi üstünde yazar. ) Ucuz plastik tarakları tercih etmeyin.
Saçlarınızı yıkarken başınıza masaj yaparsanız, mutluluk hormonlarınızı aktive edersiniz. Parmak uçları ile daireler çizerek, şakaklardan saç diplerine doğru masaj yapın. Oradan tekrar kulaklara doğru inin. Sonra ensenize doğru devam edin. Bunları yaparken derin derin nefes alıp verin.
Yağlı saçların her gün yıkandıkları zaman daha çabuk yağlandıklarıyla ilgili masalları unutun. Eğer kendinizi daha bakımlı hissedecekseniz, her gün duş alabilirsiniz. Önemli olan, yumuşak bir şampuan kullanmanız. Şampuanı saçınızda bekletmeyin ve hemen yıkayın. İnce mi yoksa asi mi? Kürleri en etkin nasıl kullanacaksınız?
Kremi özellikle saçın aşağı sarkan kısımlarına ve uçlarına sürün. Saç diplerindeki ilk 3 santime gelmemesini sağlayın. Diplerde çıkan yeni saçların ek bir bakınma ihtiyacı yoktur.
İnce telli saçlar, yağlı ürünleri kaldıramazlar. En iyisi, nemli (veya kuru) saçlara nemlendirici sprey sıkmaktır. Sprey, statik elektrik oluşmasını ve saç tellerinin ‘uçuşmasını� engeller.
Tatildeyken saçlarınız şekle girmiyorsa, bu durum bulunduğunuz yerdeki suyun içerdiği mineral oranından kaynaklanıyor olabilir. Çözüm için saçlarınızı yıkadıktan sonra içme suyu ile durulayın.
Omega-6 yap asitleri gibi lipit ve seramit içeren ürünler, saçların kırılmasını önler. Çünkü bu maddeler, saç lifleri içindeki çatlakları doldururlar ve fönden gelen sıcağa karşı korurlar.
Saç kürleri yumuşacık yapar. Ama hangisini kullanmalı?
Yoğun kür, ince telli saçları aşırı derecede yorabilir. Fakat yine de ara sıra böyle ekstra bir bakım uygulayabilirsiniz. Çözümü: Kürü saça, yıkamadan önce yedirin ve 10 dakika beklettikten sonra bildiğiniz şekilde saçlarınızı şampuanlayın.
Maskeler, özellikle sıcak ortamlarda saça daha iyi nüfuz ederler. En ideali, kür maskesini, havluyla nemini aldığınız saçınıza, ince demetler halinde sürerek yedirin. Sonra saçınızı sıcak fönle ısıtın ve başınızı alüminyum bir folyoyla sarın, üstüne de ısıtılmış bir havlu dolayın. En az yarım saat etki etmesini bekleyin. Çok etkili bir başka yöntem de, buharlı ortamda saç maskesi uygulamaktır (yine aynı şekilde havlu altında)
Boyanın ömrünü özel bakım ürünleriyle uzatabilirsiniz. Yıkama sırasında, bakım kürlerinde ya da şekillendirici ürünlerde bulunan maddeler sayesinde saçlardaki renk pigmentleri tazelenir.
Saçınız uzunsa ve kürler çok vakit alıyorsa, artık dert değil! İnci proteini içeren çabuk kürleri uyguladığınızda saçınızı yıkamanıza gerek yok. Saçlarınızı ipek gibi parlak yapıyor.
Bu tip saçlar şekil aldıklarında adeta rüya gibidir. Fakat şekil almak istemezler ve asidirler. Doğru stratejiyle onları hükmünüz altına alabilirsiniz: a) Her gün yıkamayın, hatada 1-2 kez yıkamak yeterli. b) Her yıkamadan sonra saç kremini sürün ve her dört yıkamada bir maske uygulayın. Doğru yöntemleri bilenler kötü saç günü yaşamazlar
Genellikle fönle şekil verilen katlı kesim, sürülen vaks yüzünden gene sarkmaya başlar. İste bu yağ krizine karşı bir yöntem var: Önce saçınıza sprey sıkın, biraz kurumasını bekleyin, sonra uçlara vaks sürün. Mükemmel olacak.
Eğer saçlarınızı çok fazla jölelediyseniz ve taradıysanız, saçlarınız yağlı gözükebilir. Bunu önlemek için ürünü kabında (ya da tüpünde) önce fönle kısa bir süre ısıtın. Ürün daha iyi dağılacağından dolayı otomatik olarak dozu fazla kaçırmanızı da önlemiş olursunuz.
Havalandırıcı etki yaratmak için spreyi yukarıdan aşağıya doğru sıkmayın. Yoksa saçlarınızın üstünde ağırlık oluşur ve saçlarınız düzleşir. Onun yerine, saçları bukle bukle elinizle biraz yukarı kaldırın ve spreyi alttan yukarı olarak püskürtün. Uzun saçlarda: Başı geriye atın ve sprey bulutu aşağı doğru düşerken, saçlarınızı hafifçe silkeleyin. Hacim vermek için ideal yardımcılar fön, fırça ve köpüktür
Örneğin, sabah sabah 06:30�da uçağınız kalkacaksa, saçlarınıza akşamdan uygulayacağınız doğru bir şekillendirme ile zaman kazanabilirsiniz.saçlarınızı yıkayın ve yuvarlak fırçayla kabartarak fön çekin. Biraz saç spreyi sıkın. Yatmadan önce yarım saat bekleyin. Ertesi sabah hafifçe tarayın.
Eğer sabah da saçınızı yıkayacak vaktiniz yoksa ve saçınızın yıkanması gerekiyorsa, saçlarınızın diplerine transparan pudra sürün ve iyice fırçalayın. Ayrıca buklelerinizi de nemlendirici sprey veya köpükle canlandırırsanız, saçlarınız tertemiz görünür.
İçinde alkol barındıran ve bu yüzden saçı iyice kurutan jöle köpük gibi ürünlerden vazgeçerseniz; bunların yerine yumuşak ürünleri kullanırsanız saçlarınız çabucak eski haline kavuşur.
Bir gün önceden sürdüğünüz saç jölesini ıslak ellerinizle yeniden aktif hale getirebilirsiniz. Ama saçlarınızı uzama yönünün aksine doğru parmaklarınızla taramalısınız.
Eğer saçlarınıza ellerinizle köpük sürerseniz, eşit dağılım olmayabilir. Bunu yerine bunu yerine geniş bir tarağa saç köpüğünü sıkın ve saçlarınızı diplerden ortaya kadar güzelce tarayın. Böylece köpüğü saçınıza eşit dağıtmış olursunuz.
Uzun saçlarınızı üst kısımlarda kısmet krapeyle kabartıp, sprey sıkabilirsiniz. Böylece saçlarınız kabarık durur. Kısa saçları, üstten birkaç bukle ile ayırıp yandan klips tokalarla tutturun, yumuşak bir şekillendirici sürün ve fönleyin. Son olarak saçlarınıza sprey sıkın ve parmaklarınızla şekil verin
Kuaföre giderken hayalinizdeki saç modelini bir dergiden keserek yanınızda götürün. Resme bakan uzman, ne istediğinizi daha iyi anlayacaktır. Ama şunu da unutmayın: Herkesin saç cinsi aynı değildir. Üstelik o fotoğraflar çekilmeden önce saçlar epeyce kuaför elinden geçmiş olur. Yeni alternatiflere açık olun. Saç uzmanları, neyin mümkün olup neyin olamayacağını bilirler.
Yuvarlak yüzlü kişilerin, çene ya da kulakmemesi hizasındaki kabarık saçlardan uzak durması gerekir. Onun yerine başın üst kısımlarında kabaran ve aşağıya doğru ince perçemli dökülen kart kat modeller daha uygundur. Saçların uzunluğu omuzlara kadar olabilir.
Pek çok kesime cesaret edebilirsiniz. Saçınızın rengi ne olursa olsun, orta uzunluktaki köşeli küt modeller ile düz kısa saçlara çok yakışır. Ama keskin hatlı bu saçları sık sık kuaföre düzelttirmeniz ve parlaklıklarını korumak için her gün bakım yapmanız gerekir.
Yeni bir kesimde,alıştığınız tarzdan farklı şekillendirmek durumundasınız. Eğer çok erkeksi görünmek istemiyor, seksi olmak istiyorsanız, göz ve dudaklarınızı daha çok çıkarın. Ayrıca dikkat çekici küpeler, her zaman kadınsı bir hava yaratır.
Yumuşak dökümlü perçemler her yüz tipine gider
Birbirleriyle orantılı olmalıdırlar. Örneğin boyu 1.60m�nin altındaki kadınlara uzun saç yakışmaz. Uzun boylu iri kadınlarda kısa saçlar başın küçük, bedenin iri görünmesine neden olur.
Özellikle ince saçlarda çok idealdir. İnce perçemler en fazla çene hizasına kadar ve kakülle birlikte kullanılırsa. Daha hacimli durular. Becerikli kuaförler araya birkaç kısa bukle yerleştirerek, saçın alttan destek alıp kabarmasını sağlar.
Kesin karar veremeyenlerin, zamanla saçları uzadığında bile, şekli bozulmayacak bir modele ihtiyaçları vardır. En ideali, ince perçemlerle ensede daha uzun, yanlarda daha kısa dökülen kat kat bir modeldir. Bu model çene hizasında da güzel durur. Kısa kesimler ince saçlar için idealdir.
Çeneye kadar gelen saçlarda yuvarlak ve çok açık olmayan dekolteler idealdir. Kıvırcık saçları V şeklinde derin dekolte veya ince askılı bluzlarla daha kadınsı hale getirebilirsiniz. Kısa saçlarla hemen her şeyi giyebilirsiniz. İster derin dekolte olsun, ister balıkçı yaka kazak�
Uzun yüzleri dengeler. Çene hizasında biten küt kesimler de çeneye ekstra denge sağlar.
Kıvır kıvır saçlar şimdi çok moda
Maşa ve fön sık kullanıldıkları zaman saçlara zarar verebilirler. Termo şekillendirici ürünler, ısıya dayanıklıdırlar ve aletlerin üstünde kalıntı bırakmazlar.
Düz saçlı kadınlar yalancı ya da gerçek perma yaptırmayı severler. Ama suni kıvırcıkların şekillendirmesinin daha uzun sürdüğünü de hesaba katmak gerek. Kıvırcıklarınızın mükemmel görünmesini istiyorsanız, açık havada kurumaya bırakmak pek çözüm olmaz. Bunun yerine, saçlarınıza uygun bir şekillendiriciyle, parmaklarınızı kullanarak saçınızı biçimlendirin.
Doğal kıvırcık saçlar, reglden birkaç gün önce düzleşir. Nedeni de büyük ihtimalle hormonlardır. Ama kıvırcık saçlar için özel spreyler sayesinde saçlarınıza eski havalarını geri kazandırabilirsiniz.
İnce bukleler alın, bunları maşaya diplerden beş parmak uzak kalacak şekilde, içe doğru sarın (uçları dışarıda bırakın). Kısa süre böyle tutun, dikkatle maşayı ayırın ve soğumasını bekleyin. Son olarak da tarayın.
O zman saçlarınızı normal uzaman yönlerinin tersine doğru sarın. Daha sağlam kıvırcıklar elde edersiniz. Daha kabarık ve güzel dökülürler. Ayrıca o kadar da çabuk düzleşmezler.
Saçlarınızı evcilleştirme işlemine yıkadıktan hemen sonra başlayın. Nemli saçlarınızı sıkı bir kuyruk yapın, sprey sıokın ve kurumaya bırakın. Sonra ayrık dişli bir tarakla tarayın ve isterseniz parlatıcı sürün.
Önce saçlarınızı spreyle biraz ıslatın ve alnınıza uzun bir klips takın. Altındaki saçları da klipsle tutturun. Parçaları fönle kuruttuktan sonra klipsleri çıkarın, yumuşak bir şekilde tarayın.
Çünkü perma sarı saçı renksiz ve solgun yapabilir. Rengi tazelemek için soğuk küllü renk boyalar kullanmayın, kıvırcıklarınızı sağlıksız ve mat gösterirler. En ideali altın sarısı veya bakır gibi parlak sıcak renklerdir.
Güçlü doğal dalgalarda çok kısa ve küt kesimler doğru olmaz. Üstelik saçlara belirgin olmayan katlar verilmelidir. Öyle ki, saç aşağıya incelerek dökülsün ama optik olarak eşit uzunlukta gibi görünsün.
Zayıflama ilaçları sağlıklı mı?
Blog,Türkiye’de satılan zayıflama haplarının çok azının sağlık bakanlığından onaylı olduğunu düşünürsek kullanılan ve genellikle doğal diye tabir edilen bu haplar ne kadar sağlıklı olabilir? Piyasada halka satılan çoğu ürün doğal ve bitkisel adı altında satılıyor fakat uzmanlar bu ilaçların aksine kimyasal ve hatta öldürücü olduğu konusunda uyarıyor. Zayıflama ilaçları genelikle gıda takviyesi olarak tanımlıyor kendini; fakat bu ilaçlar beyindeki yeme isteğini azaltıp insanın iştahını kesiyor ve bu şekilde kilo vermeye sebep oluyor. İştah kesici madde olan sibutramin’in bu ilaçlarda yüksek dozda kullanılması ise ölümcül olabiliyor. Doğal etiketiyle satılan bu ürünlerin bir çok yan etkisi olabiliyor. Genel olarak görülen yan etkileri arasında; tansiyon yükselmesi, ağız kuruluğu ve kabızlık var. Ayrıca kalp krizlerine yol açıyor ve ölümlere sebebiyet verebiliyor. Yine de zayıflama ilaçlarına gereksinim duyanlar için doktor kontrolünde ve sağlık bakanlığının onay verdiği ilaçlardan kullanmalarını tavsiye ediyoruz.
Neden terliyoruz?
Blog, 29 Aralık 2009 SalıGenel olarak sıcaklığının yükseldiği, dans, spor gibi fiziksel aktiviteler sırasında terleriz. Terleyerek vücudumuzun ısısını sabit tutmuş oluruz. Bunun için vücuda yayılmış en az 2 milyon ter bezi görev yapmaktadır. Fiziksel aktiviteler dışında da heyecan, korku, utanma ve sıkılma gibi pek çok olay, fizyolojik bir neden olmadığı halde bizi terletir. Vücut ısısı dış sıcaklıklar veya gerilim yüzünden artış gösterdiğinde kan dolaşımı hızlanır. Böylece, ter bezlerinin aktif hale geldiği vücudun üst kısmına doğru bir sıcaklık akımı başlar. Deri üzerinde oluşan ter bu durumda hemen buharlaşıp, deriyi soğutur. Bu sayede insan bir gün içinde kendini fazla yormadan iki litreye kadar su kaybeder. Terlemenin ikinci önemli fonksiyonu ise vücuttaki zehirli maddelerin dışarı atılmasıdır. Bu nedenle saunalara sık sık gidilmesi önerilir. Aynı koşullarda terleme oranı kişiden kişiye göre de değişebilir. Ortalama olarak bir insan günde 0.5 ile 1 litre arası terler. Terleme nedir? Terleme tümüyle istemimiz dışında gelişen, metabolizmamızın doğal bir fonksiyonudur. Üstelik vücudumuz için iki önemli işlevi vardır; cildi nemlendirip, vücut ısısını sabitler ve vücudun boşaltım sistemine katkıda bulunur. Ter aslında salgılandığında renksiz ve kokusuzdur. Fakat, bakteriler koltukaltı gibi sıcak ve nemli ortamlarda hızla çoğalarak bu salgının kötü kokmasına neden olur. Terlemeye karşı ne yapabiliriz? Ter kokusu için çok çeşitli çözümler var. En önemlisi temiz olmak. Bunun yanısıra da terlemenin yarattığı rahatsızlığı bir takım önlemler alarak en aza indirebilirsiniz; Rahat ve hava alan kıyafetler giyin. Özellikle pamuklu kıyafetleri tercih edin. Vücut temizliğine özen gösterin. Özellikle koltuk altında oluşan istenmeyen tüyleri alarak kötü kokuyu büyük ölçüde önleyebilirsiniz. Kahve, alkol ve yakıcı gıdalardan uzak durun. Ne kullanmalıyız? Ter kokusunu azaltmanın iki yolu var; Deodorant ve antiperspirantlarla gün boyu hoş kokmak çok zor değil. Ancak deodorant ve antiperspirant birbirinden ayrı şeylerdir. Bu iki ürün en çok terlemeye karşı verdikleri savaş konusunda birbirlerinden ayrılırlar; Deodorantlar Deodorantlar antibakteriyel bazı maddeler ve alkol içerirler. Bu sayede de bakteri üremesini denetim altına alarak, ter kokusunun oluşmasını önlerler. Terin ayrışması için bakteriler belirli enzimlere gerek duyar. Bu nedenle bazı deodorantlar bahsedilen bu tür enzimlerden içerir. Diğer yandan ise daha çok parfüm yağları içerdiklerinden dolayı da güzel koku yayarlar. Örneğin Fa dedodorantları hijyenik tazelik sunarlar ve bu sayede de bakteri artışını durdururlar. Bu sayede deri hem korunmuş hem de bakım görmüş olur. Deodorant kullanırken dikkkat etmeniz gereken en önemli nokta deodorantı temiz ve kuru koltuk altına uygulamanızdır. Terli bir koltuk altına deodorantı sıkmak, oluşmuş ter kokusu ile deodorantın karışımından oluşan daha ağır ve kötü bir kokuya neden olur. Ayrıca giysinin üzerine sıkmak da kokuyu engellemez. Bu arada sprey deodorantları, koltuk altına 15 cm’lik mesafeden kutuyu dik tutarak püskürtmeniz gerektiğini de sakın unutmayın. Anti-perspirantlar Antiperspirantlar, terlemeyi deodorantlara oranla daha fazla önlerler. Ter oranını ayarlayıp, çok fazla ter üretilmesine engel olurlar. Ter üretimini aliminyum tuzları sayesinde engelleyip, ter bezlerini sıkıştırırlar. İçerdikleri alüminyum kloride ve benzeri aktif maddeler ile vücuttaki terlemeyi engeller, nemi azaltır ve kokuları sayesinde de tazelik verirler. İçindeki maddelere göre etki süresi ve gücü değişim gösterir. Ancak antiperspirant ürünler daha çok pudralı formül içerdikleri için, genellikle koltuk altına uygulanmalıdır. Kıyafet üzerine sıkılan antiperspirant ürünlerin hiçbir etkisi yoktur. Koltuk altına sürülen antiperspirant ürün, ter bakterilerinin pudra tabakası dışına çıkmasını engeller ve böylece bakteriler kuruyup gider. Alkol içermediklerinden dolayı vücut için son derece hafiftirler. Ayrıca ferahlatıcı bir etki sağlarlar. Tercihiniz ister deodorant, ister antiperspirant olsun, her ikisi de ter kokusunu azaltmak ve günlük yaşamda karşılaşacağınız gergin veya stresli anları kolaylaştırmak için size yardımcı olacaktır.
Suyun yeri ayrı
Blog,Özellikle aşırı sıcakların yaşandığı günlerde doğrudan su içmeye özen gösterilmesi gerekir. Çay, kahve ve meşrubat; suyla birbirine denk değildir. Suyun vücut için doğal bir çözücü olduğunu anlatan Prof.Dr. Erdem, şöyle konuştu: “Suyun insan vücudunda 2 temel görevi var. Birincisi vücuttaki hücrelerin metabolizma faaliyetleri için ihtiyaç duydukları su moleküllerini temin etmek diğeri ise vücuttaki atık maddelerin atılmasını sağlamak. Suyun insan vücudunda bu görevleri yerine getirmesi ve metabolizmanın faaliyetlerinin sürdürülebilmesi için suyu çözücü şeklinde almamız gerekiyor. Çay, kahve, meyve suyu gibi içecekler ise çözelti şeklindedir. Yani vücuttaki maddeleri çözme görevini yapacak su molekülleri tutulmuştur. O nedenle bir bardak su ile bir bardak meyve suyu arasında inanılmaz derecede serbest su farkı vardır.” Prof.Dr. Erdem, sabah kalkınca, akşam yatmadan önce ve yemeklerden sonra mutlaka bir bardak su içilmesi gerektiğini de sözlerine ekledi.
Hızlı soğuk su içmenin zararları
Blog,Hızlı içilen soğuk su, özelliklede vücut ısısı yüksekken, vücutta terleme fonksiyonunu artırıp, tuz ve mineral kaybına neden oluyor. Çanakkale Onsekiz Mart Üniversitesi (ÇOMÜ) Sağlık Yüksekokulu Müdürü Prof.Dr. Günhan Erdem, “Özellikle vücut ısısı yükseldiğinde soğuk suyun hızlı içilmesi, vücutta terleme fonksiyonunu artıracağından çok fazla tuz ve mineral kaybetmeye neden olur. Soğuk suyun olumsuz etkilerinden korunmak için yudum yudum içmeliyiz” dedi. Prof.Dr. Erdem, aşırı sıcaklar nedeniyle vücudun sürekli su, mineral ve tuz kaybettiğini belirterek, “Soğuk su içmenin 2 türlü olumsuz etkisi var. Bunlardan birincisi doğrudan doğruya üst solunum yollarında hassasiyeti olan kişilerde hastalıklara sebep olabilir. İkincisi ise hızlı içilen soğuk suyun buharlaşmaya yani vücutta terleme fonksiyonuna doğrudan etki ettiği için çok fazla tuz ve mineral kaybetmeye neden olur. Soğuk suyun olumsuz etkilerinden korunmak için yudum yudum yaklaşık 1 dakika içinde içmeliyiz” diye konuştu.
Sevgisizlik bebeğinizin ağlamasına sebep olabilir
Blog,Ebeveynler bazen, bebeklerinden çok ağlıyor diye şikayet ederler. Bebeklerin ağlaması herhangi bir biyolojik rahatsızlık değil, sevgisizlikten de kaynaklanıyor olabilir. Çukurova Üniversitesi’nde görev yapan Doç. Dr. Hayri Levent Yılmaz, bebeklerin sadece hastalandıklarında değil, duygusal yönden açlık hissettiklerinde ve ilgisiz kalındığında da ağlayabildiklerini söyledi. Doç. Dr. Yılmaz, hiçbir rahatsızlığı olmamasına rağmen günde 3 saattendaha uzun süren, haftada 3 günden daha fazla tekrarlayan bebek ağlamasının mutlaka dikkate alınması gerektiğini söyledi. Ağlamanın genellikle fiziksel sağlık açısından sorun oluşturmadığınıbelirten Doç. Dr. Yılmaz, “Bu durumlarda hekimin ağlayan bebeğin ağlama nedenini çok dikkatli bir öykü, fizik inceleme ve yakın gözlemle bulması ve tedavi etmesi gereklidir” dedi. Doç. Dr. Yılmaz, ağlama nöbetlerinin bebeklerde genellikle yaşamın iki ve üçüncü haftasında başladığını, saatlerce sürebildiğini, ağlamanın çoğunlukla ikindi zamanı, akşamları ve gece yarısında tetiklendiğini, dördüncü aydan sonra ise genellikle ortadan kalktığını, ancak günde üç saatten fazlasüren ağlamanın mutlaka nedeninin araştırılıp çözüm yoluna gidilmesi gerektiğini kaydetti. Doç.Dr. Yılmaz, hiçbir neden bulunmamasına rağmen ağlayan bebeğin, sevgisiz kalıp dikkatçekme isteğinde olduğunun akla getirilmesi gerektiğini belirtti: “Aileler, bebekleri ağladığında önce hasta oldukları akıllarınageliyor, oysa sevgisiz kalmış olabileceği düşünülmüyor. Bebeği rahatlatmak sadece altını temiz tutmak, karnını doyurmakla olmaz, sevgiyi de hissettirmek zorundayız. Bebeğin hafif dokunuşlarla saçının okşanması, vücuduna yine hafif dokunuşlarla masaj yapılması ona inanılmaz bir mutluluk verir. Onunla ilgilenmek, gülmesini sağlamak,küçük hediyelerle şaşırtmak ya da ilgisini çekecek ortamlarda bulunmasını sağlamak bebeği duygusal yönden besler.” Doç. Dr. Yılmaz, bebeğin gelişiminde uyku, beslenme ve iyi bakım ne kadar önemliyse sevgi ve güven gibi ona ilk yıllarda aşılanabilecek duyguların da büyük önemi bulunduğuna işaret etti: “Annenin sıcaklığı, kulağa fısıldanan tatlı sözler, kucağa alınıp okşanması, bebeğe hayattaki ilk dersi olan sevgiyi öğretir. Bebeğiniz daha ilk doğduğunda, onu kollarınızın arasına aldığınızda, kendisine değer verdiğinizi hisseder. Zaman içinde bu sıcak duyguları iyice öğrenen bebeğiniz, sevginizi karşılıksız bırakmayacaktır. Sevgi bir annenin bebeğine öğretebileceği en güzel duygudur. Aslında tanımlanması zor olan bu duyguyu ona dokunarak, konuşarak, sarılarak öğretebilirsiniz. Bu duygunun kendisi için önemli olduğunu anlayan Doç. Dr. Yılmaz, bebeğin ilk aylarda öğrenebileceği bir başka duygunun ise güven olduğunu belirtti: “Her zaman yanında olduğunuzu bilmek, ağladığında kucağınıza almanız,onu önemsediğinizi gösterir. İlk aylarda aşılanan bu güven duygusu, ileride onun yaşantısını önemli ölçüde etkiler. Kendine güvenli bir birey olarak yetişmek için, güven duygusunu hissetmelidir.”
bebeğiniz, sizin yokluğunuzda bu duyguyu arayacak, sevgiyi böylece öğrenmiş olacaktır.”
Ülser’e çare!
Blog,Atatürk Üniversitesi çalışmalarını sürdüren altı kişilik bir ekip, ülser hastalığının ortaya çıkış nedeni ve tedavisinde önem taşıyan bir buluşa imza attı. Doç. Dr. Halis Süleyman ile Prof. Dr. Fatma Göçer, Doç. Dr. Sait Keleş, Yrd. Doç. Dr Zekai Halıcı, Yrd. Doç. Dr. Ahmet Hacımüftüoğlu ve Araştırma görevlisi Elif Çadırcı yaptıkları bilimsel çalışmayla ülser hastalığının oluşmasında böbreküstü bezlerinin salgıladığı kortizol ve adrenalin arasındaki dengenin bozulmasından kaynaklandığını bilimsel olarak ispatladı. Bilimsel çalışmayı gerçekleştiren ekibin başkanı Doç. Dr. Süleyman, şimdiye kadar ülser hastalığının birçok nedene dayandığının bilindiğini fakat yaptıkları çalışma ile hastalığın böbrek üstü bezlerinin salgıladığı kortizol ve adrenalin arasındaki dengenin bozulmasından kaynaklandığını ortaya çıkardıklarını anlattı: “Ülser hastalığının birçok nedeni olduğu biliniyordu. Yaptığımız çalışmayla ülsere böbrek üstü bezlerinin salgıladığı iki hormon arasındaki dengenin bozulmasının neden olduğunu ortaya koyduk. Kortizol ve adrenalin hormonların antiülser özellikler taşıdığını da belirledik. Şimdiye kadar tam tedavisi yapılamayan ülserin kalıcı tedavisi için iki hormon arasındaki dengenin sağlanmasının önemini ortaya çıkardık. Artık iki hormon arasındaki dengeyi sağlayarak ülser çok rahatlıkla tedavi edilebilecek.” Hormonlar arası denge bozukluğu Kortizol hormonu kullananlarda yan etki olarak ülser hastalığının ortaya çıktığını hatırlatan Doç. Dr. Süleyman, “Hormonlar arasındaki denge bozulduğu için midede ülser oluşuyor” dedi. Adrenalin düzeyini yüzde 12.8′den daha fazla azalmasını sağlandığında kortizolun, antiülser özelliğinin ortaya çıktığını belirten Süleyman, “Adrenalin düzeyi yüzde 50 veya daha fazla azalanlarda, kortizolün antiülser etkisinin en üst seviyeye ulaştığını belirledik” dedi. Çalışmalarında kortizolun alfa-2 adrenerjik reseptörlerini uyararak, antiülser etki oluşturduğunu da gözler önüne serdiklerini anlatan Doç Dr. Süleyman, “Dünyada ilk defa ülser hangi nedenlerle oluşursa oluşsun, tek bir mekanizmayla tedavi edilebileceğini bilimsel olarak ortaya çıkardık” dedi. Yaptıkları bilimsel çalışmayla ilgili makalenin, Almanya’nın ünlü tıp bilim dergisi Naunyn-Schmiedeberg’s Archives Pharmacology Dergisi’nde de yayımlandığını kaydeden Doç. Dr. Süleyman, “Dünyaca ünlü bilim dergisinin Mart 2007 sayısında araştırmamızla ilgili makale yer aldı” dedi. Makalenin yayımlanmasını yaptıkları çalışmanın önemini gösterdiğini sözlerine ekleyen Süleyman, “Ülser hastaları artık kalıcı bir tedaviye kavuşacak” dedi.
Niçin gıdıklanırız?
Blog,Bazıları çok kolay gıdıklanırken bazıları etkilenmez. Başkalarının hassas dokunuşları bizi gıdıklar ve hatta bazen dokunulmadan bile gıdıklanırız. Gıdıklanmak kimi zaman rahatsız edici kimi zaman eğlendirici olabilir. Gıdıklanınca, derinin yüzeyindeki küçük sinir lifcikleri harekete geçer. Özellikle tüyle okşama, böcek yürümesi gibi olaylara hassas olan bu lifcikler, sinyalleri beyne gönderirler. Ancak araştırmacılar bu sinyallerin beyinde nereye kaydedildiğinden emin değiller. Beyinin gıdıklanmaya tepkisi, kaşınmaya olan tepkisi gibi, gönülsüz yapılan bir tepkidir. Gıdıklama ile kan basıncı artarken, nabız ve kalp atışı hızlanır, beynin uyanıklığı fazlalaşır. Gıdıklanmanın fiziksel olduğu kadar psikolojik yanı da vardır. Gıdıklanma başlangıçta zevkli olabilirse de sürdürüldüğünde korku ve paniğe dönüşebilir. İnsan beyni vücuda gelen uyarıların hangisinin insanın bizzat kendisinden, hangisinin dışarıdan geldiğini ayırt eder ve ona göre öncelik verir. Örneğin, elimizin yanması gibi acil refleks gerektiren dışarıdan gelen uyarılara öncelik verir. Bu nedenle bir başkası tarafından gıdıklandığımızda reaksiyon gösteririz ama kendi kendimizi gıdıklamaya çalıştığımızda beyin bu noktalardaki hassasiyeti azalttığından gıdıklanamayız.
İnsanların daha çok gıdıklandıkları yerler, ayak altı, avuç içi ve koltuk altı gibi bölgelerdir. Bunun nedeni, buraların çok hassas bölgeler olmalarıdır.
Mikropsuz hayat sakıncalı mı?
Blog,Bu günün çok temiz dünyası acaba bizi hasta mı ediyor? Howard Huges 1976′da ölmüş Amerikalı bir sanayicidir. 1958 yazında Howard’ın mikrop fobisi kendisini Bewerly Hills Oteli”nin bir odasına kapatmasına yol açar. Bu Teksaslı milyarder zamanının çoğunu “‘mikropsuz bölge” diye adlandırdığı odasının bir bölümünde geçirir. Hiçbir şeye çıplak elle dokunmaz. Nesnelerle elinin arasını mutlaka bir mendil ayırır. Hattâ bu şahıs bir konserveyi açmanın en hijyenik yollarını anlatan üç sayfalık bir not bile hazırlamıştır. Howard’ınki kadar olmasa da çevremizde böyle temizlik hastaları ile karşılaşırız. Bu konuda en aşırıya gidenlerin tipik özellikleri Howard gibi eşya ile teması kesmek, mecbur kalındığında ise mendil kullanmaktır. Yine bu tip kişiler hiç kimseyle tokalaşmazlar, başkasının pişirdiği yemeği asla yemezler, camide başlarının geldiği yeri mendilleri ile örterler. Ayrıca bu insanlar bulundukları yerlerin su kaynaklarını dahi tehdit ederler, zira bunlar su ile yaptıkları temizliklerini nerede bitireceklerine bir türlü karar veremezler. Örneğin banyoda bir tanker civarında su kullansalar bile yine de tam temizlendiklerine kanaat getirmezler. Bu çeşit temizlik hastalığının bir başka versiyonu da özellikle Türkiye’de ev hanımlarında karşımıza çıkmaktadır. Bunlar kendi kendilerince “mutlak doğrulaştırdıkları” periyotlarla belli ev temizliklerini yapmakla kendilerini mükellef sayarlar. Meselâ camlar her ay mutlaka silinmelidir, yerlerin ise üç-dört gün silinmemiş olması “evi pislik götürüyor” ile aynı anlamdadır. Kimileri de işi daha ileriye götürerek halıların her hafta balkonlarda havalandırılması gerektiğine inanırlar. Hele bir de eve misafir gelecekse ev temizliğinin yeniden gözden geçirilmesi derhal birinci iş hâline geliverir. Tabiî ki yaşadığımız ortamları mikropsuz hâle getirmek, çıplak elle bir şeye dokunmamak, ev temizliğinde aşırıya kaçmak gibi davranışlar, hayatı insanın kendisi ve çevresi için yaşanılmaz bir hâle getirmektedir. Ama günümüzün modern toplumu hepimizi âdeta küçük birer Howard Huges yapıyor. Zira kullandığımız tüketim maddelerinin çoğu artık dezenfekte edilerek üretiliyor. Sabundan çarşafa, halıdan temizlik süngerine kadar pek çok ürünün antimikrobik olanının kullanılması gerektiği reklamlar vasıtasıyla bilinç altımıza yerleştiriliyor. Deterjan reklamlarında “sıradan bir deterjanla” temizlenmiş bir mutfak bankosunun üstündeki bakteriler büyüteç altında bizi yiyecek canavarlar olarak gösterilirken reklamı yapılan ürünün, ortamı, âdeta sterilize ettiği (zararlı ve zararsız tüm mikroplardan arındırdığı) anlatılıyor. Japonlar da bu konuda aşırıya giden toplumlardan biridir. Yaygın olarak kullandıkları antimikrobik banka cüzdanları ve direksiyon kılıfları basit birer örnek oluşturur. Üstün teknoloji ürünü son marifetleri ise akıllı tuvaletleridir. Peki tamamen mikropsuz ortamlarda yaşamanın bir sakıncası olur mu? Bu sorunun cevabı kısaca “evet”tir. Bilim adamlarına göre temizlik ve hijyen konusundaki saplantılarımız ve yanlış bilgimiz araştırılması gereken bir konudur. Zira şimdiye kadar yapılan çalışmalar çeşitli kirliliklerden ve mikroplardan tamamen izole bir hayat yaşamanın Amerika. Batı Avrupa, Japonya ve Avustralya’da astım hastalığını artırdığını ve aynı zamanda diğer alerjik hastalıkların da yaygınlaşmasına sebep olduğuna dair görüşler ileri sürülüyor. Ayrıca temizlik hastalığı eklem romatizması ve şeker gibi daha ciddi otoimmün hastalıkların oluşmasına sebep olabilmektedir. Her doğan bebek daha ilk çığlıkları ile beraber dünyanın maddî kirleri ve çok çeşitli mikropları ile temas hâlindedir ve böylece bağışıklık sistemi karşılaştığı yeni yapılara karşı ne yapacağını öğrenir. Başka bir örnekle bunu açıklayacak olursak, bir bebeğin beyin hücreleri, eğer kendisine gerekli şefkat gösterilmezse ve çevresiyle sosyal temas kuramazsa, doğru bağlantıları yapamaz ve bebek aklen zayıf ve konuşma yeteneği azalmış bir hâle gelir. Yetişkinlerde de doğru duygusal ve zihinsel uyanlar alınamazsa aklın tam kullanılamadığı görülür. Bu örneğe benzer bir şekilde bağışıklık sistemimiz mikroptan arındırılmış veya azaltılmış bir çevrede çalışmak zorunda bırakılırsa, fonksiyonunu normalin altında yerine getirebilecektir. Çocuk felci ve tetanoz gibi ölümcül hastalıklarda bizi koruyan aşılar bağışıklık sistemimizi uyarmaktadır. (Ancak çoğu aşı alerjilere karşı korunmada yanlış uyarmada bulunurlar. Bağışıklık sisteminin sadece bir bölümünün aşırı uyarılması ise işlerin daha kötüye gitmesine yol açar.) GELİŞEN DÜNYA VE ALERJİK HASTALIKLAR Aşırı temizliğin ve çocuklarımızı mikrop kaparlar düşüncesiyle tozla toprakla hiç temas ettirmeden büyütmeye çalışmanın gereksiz olduğu, hattâ zararlı olabileceği düşüncesi artık bilimsel tabanı olmayan bir söylenti olmaktan çıkmış ve immünolojiye bağışıklık sistemi bilimi konu olmaya başlamıştır. Zira son yıllarda özellikle Batı dünyasında etkili olan bağışıklık sistemi ile ilgili pek çok salgın hastalık vardır. Bunların başında astım gelmektedir. Astım belirtileri İngiltere ve Avustralya gibi ülkelerde nüfusun % 20’si ile % 30′unda görülmeye başlanmıştır. Bunun belirtileri hırıltılı ses çıkarmak, nefes darlığı ve daha ileri vakalarda nefes yollarının âdeta mengene ile sıkılıyormuşçasına kapanması şeklindedir. Birleşik Devletler’de astım, iltihaplı akciğer dokusunu iyileştirecek ve hava kanallarını açacak ilaçların bulunabilmesine rağmen her yıl 5.000 kişinin ölümüne yol açmaktadır. Astım’dan başka egzama ve saman nezlesi belirtileri de bu bağlamda düşünülebilir. Daha kötü bir haber ise insülin bağımlı şeker hastalığının çocuklarda görülmeye başlanmasıdır. Alerjik hastalıklar dünya üzerinde refah ve modernleşmeye paralel bir artış göstermekte, ancak sebebi henüz tam olarak bilinmemektedir. Suçun bir kısmını genler yükleniyor; zira alerjik hastalıkların belli ailelerde devam etmesi bunu ispatlıyor. Ancak genler de astımın bu denli hızlı artışını açıklamaya yetmiyor. Bu artış ev tozları ve keneleri ile de tam olarak açıklanamamakta. Çünkü günümüzde artık duvardan duvara halılara, kumaş döşemeli mobilyalara ve ısınma sistemlerine rağmen ev kenelerinin sayısında herhangi bir artış kaydedilmiyor. Astım nöbetlerine bağışıklık sisteminin ciğerlerdeki partiküllere verdiği yanlış tepki yol açabilmektedir. Ama bu daha fazla parçacık daha fazla astım anlamına da gelmiyor; zira astım ve diğer alerjiler hava kirliliğinin daha az olduğu yerlerde kirliliğin daha fazla olduğu yerlere göre daha çok olabiliyor. Son olarak astıma benzeyen belirtilere yol açan RSV denen bir virüs de keşfedilmiş bulunmaktadır. Bu durumda astım ve alerjik hastalıkların artışını neyle izah edebiliriz? Mikropsuz ve tüm kirlerden uzak yaşamanın bu artışın sebebi olabileceği ilk olarak 1989′da gündeme gelir. Londra Hijyen ve Tropik Tıp Okulu’ndan Epidemolojist (salgın hastalıklarla uğraşan tıp doktoru) David Strachan, büyük ailelerde yaşayan ve özellikle ağabey ve ablası olan çocukların, astım, saman nezlesi ve çocukluk egzaması gibi hastalıklara daha az yakalandıklarını saptamıştır. Strachan’a göre üstü başı kirli ve pek çok enfeksiyon taşıyan büyük kardeşler bir şekilde daha genç olanların alerjilerden korunmasına yardımcı olmaktaydılar. Bu öngörü bu konuda kabul gören inanışın tam aksine idi. Hakim görüş Strachan’ın söylediğinin tam aksine enfeksiyonların alerjilere sebep olduğu şeklindedir. Batı Afrika gençleri ve genç yetişkinleri üzerinde yapılan bir çalışmaya göre, 1979′da ülkeyi kasıp kavuran salgın sırasında kızamığa yakalananların hastalıktan kurtulanlara göre şu anda hemen hemen yarısı alerjiye sahiptirler. Bütün Japon okul çocuklarına, ineklerde vereme sebep olan bakterinin zayıf bir versiyonunu içeren BCG aşısı yapılmış, ancak % 6O’ı hastalığa karşı bağışıklık geliştirebilmiştir. Bağışıklık kazanmış çocuklar alerjilere ve astıma karşı üç kez daha dayanıklı olmuşlardır. Ancak enfeksiyonlarla alerjiler arasında doğrudan bir ilişki kurmak için hiç kimse yeterli bilgiye sahip değil. Hattâ bazı aksi bulgular dahi var. Örneğin kalabalık Amerikan şehirlerinde yaşayan ve hayatlarının daha ilk yıllarından itibaren pek çok enfeksiyonla karşılaşan çocuklar arasında astıma hâlâ yüksek oranlarda rastlanmaktadır. Kimi araştırmacılar da kızamığa yakalanıp onu yenen ya da TBC’ye karşı direnç geliştiren çocukların bağışıklık sistemlerinin her şarta uyar hâle geldiğini tartışıyorlar. BAĞIŞIKLIK SİSTEMİ NASIL ÖĞRENİR? Geçtiğimiz birkaç yıl içinde bağışıklık sistemi üzerine çalışanlar, birkaç mikrobun, immün sistemini zararsız ev kenesi dışkısı ve çiçek tozuna karşı nasıl yanlış uyardığını da açıklayan Th hücreleri denen bağışıklık hücrelerine ait bir mekanizmayı ortaya çıkardılar. İmmün sistemi doğru bir şekilde çalıştığı zaman, Th1 hücreleri, cytokines denen ve bakteri veya virüslerce enfekte olmuş hücreleri enfeksiyonlarından kurtulmaları için talimat veren elçiler gönderir. Th2 hücreleri ise eytokines’ leri farklı bir görevde kullanmak üzere yayarlar: Bu görevlerden birisi; ana vazifesi parazitlerin bağırsak duvarından geçmesini engellemek olan ani bir tepki oluşturmaktır. Bu durumda Th2 hücreleri “IgE” antikorlarını yayarlar ve enfeksiyon bölgesine mast hücrelerini ve eosinophil’len çağırırlar. Daha sonra “antikor”lar immün hücrelerini ve parazitleri bir araya toplarken, eosinophil’ler parazitleri zehirlemek üzere toksik kimyasallar, mast hücreleri de histaminler yayarlar. Histamin bağırsak duvarındaki ölmüş parazitlerin dışarı atılmasına yardımcı olan mukusun oluşmasına sebep olur. Alerji yapıcı maddeler, bağışıklık sisteminin hem Th1 hem de Th2 tepkisini vermesine sebep olabilirler. Ancak sadece Th2 tepkisi akan burunlara, kaşınan gözlere ve hırıltılı ses çıkarmaya yol açar. Çünkü Th2 tepkisi alerji yapıcı maddeleri âdeta tehlikeli parazitler gibi algılar. Peki bu durumda bağışıklık sistemi alerji yapıcı maddelere karşı Th2 tepkisini kullanmaya nasıl karar verir? İşte hijyen varsayımı tam da bu noktada devreye girer. İmmün sistemin seçimi bir yere kadar bu iki farklı hücresel casus Th1 ve Th2 arasındaki güç dengesine bağlıdır. Bunlardan hangisinin üstün geleceği çocuklukta ve yetişkinlikte bağışıklık sisteminin ne kadar bakteri ve virüslerle karşılaştığına bağlıdır. Bir yetişkinde çoğu bakteri dengeyi alerjik bir tepki aleyhine bozan Th1 tepkisini başlatır. Bebekler ise daha çok yaşadıkları ortamın insafın-dadırlar. Bebeklerin Th hücrelerinin çoğu “tecrübesizdir” ve immünolojistler Th1 mi yoksa Th2 hücrelerinin mi etkin olacağının bebeğin hayatının ilk birkaç ayında hangi enfeksiyonlarla karşılaştığına bağlı olduğunu düşünüyorlar. Cam bir kap içinde büyüyen Th hücreleri, bakteri ve virüslere karşı vücuttaki bağışıklık hücrelerinin yaydığı ile temasla interleukin 12Th1 hücreleri hâline gelirler. Çocukluğumuzda pek çok bakteri ve virüsle karşılaşırsak hücreler arası denge Th1 hücreleri lehine dönecektir. Eğer bilhassa çocukluk döneminizden bu mikroplan çıkarırsanız, bağışıklık sistemi geri dönülmez bir şekilde alerjiye sebep olan Th2 tepkisi oluşturmaya itilecektir. Bu durumda hijyen varsayımını savunanlar çok çok temiz ortamlarda yaşamanın bağışıklık sistemine zarar verdiğini ortaya çıkarmış oluyorlar. Mantarlar toprakta, su birikintilerinde ve derelerde yaşarlar fakat vücudumuzda asla. Çevremizle ilişkilerimizin değişmesi, onlarla temasımızın değişmesine de yol açmıştır. Örneğin, gelişen ülkelerdeki su kaynaklan litrede 1 milyar civarında mantar içerirken, Batı’da ise bu miktar ihmal edilebilecek ölçüde azdır. Dahası, çoğu mantar hastalığa yol açmamasına rağmen bağışıklık sistem fonksiyonlarının değişmesine sebep olurlar. TOPRAĞA GERİ DÖNÜŞ Artık Batı’da çoğu insan dışarıda daha az vakit geçiriyor, daha az kirleniyor, âdeta premature bir bebek gibi mikroplarla çok az temas ediyor. Böylece, aşın hijyenik şartlarda yaşama bağışıklık sistemimizin doğru bir şekilde çalışabilmesi için gerekli olan öğrenme sürecinin yaşanmaması anlamına geliyor. Kim bilir belki de, günlük hayatta yeterli miktarda bakteri ile karşılaşmazsak bunları kendimize enjekte etmek zorunda kalacağımız günler gelecek. Kaynak - New Scientist, 8 Temmuz 1998.
Estetik problemler küçük yaşta tedavi edilebilir
Blog,Ondokuz Mayıs Üniversitesi (OMÜ) Tıp Fakültesi Plastik, Rekonstrüktif ve Estetik Cerrahi Anabilim Dalı Başkanı Prof. Dr. Ahmet Karacalar, çocuklarda doğumsal ve doğum sonrasında oluşan estetik sorunların tedavilerinin mümkün olduğunu kaydetti. Çocuklara estetik ameliyat yapılamadığı yönünde bir inanış olduğunu belirten Prof. Dr. Karacalar, şu bilgileri verdi: “Estetik burun ameliyatı çocuklarda güvenle yapılabilir. Özellikle solunum sıkıntısına da neden olan burunlar için ileri yaşların beklenmemesi öneriliyor. Kabul edilen, okul çağından önce çocukla ilgili estetik sorunların giderilmesidir. Kepçe kulağı operasyonu gibi bazı estetik girişimlerin çocukluk çağında yapılması daha kolaydır. Kulak kıkırdağı henüz yumuşak olduğu için daha kolay şekil verilebilir.”
Boyun kütletme çok zararlı
Blog,Boyun, bel, sırt ağrıları için genelde eklemlerimizi kütletiriz. Halbuki bu durum faydadan çok zarar verir. Kütletme gibi ani hareketler sinir sıkışmasına bu da şiddetli ağrıya sebep olur. Prof. Dr. Ayşen Yücel, kütletmenin kireçlenmeye yol açtığını anlattı. Bel, sırt ve boyun ağrısı, masa başında hareketsiz çalışan kişilerin en çok karşılaştıkları sağlık sorunları arasında yer alıyor. Kimi zaman dayanılmaz hale gelen bu ağrılardan kurtulmak için genellikle bel ve boyun kütletme ile sırt çiğnetme yolları deneniyor. Uzmanlar bilimsel bir temeli olmayan bu yöntemlerin fayda etmediği gibi eklemleri zorlayarak kireçlenme ve ağrının şiddetlenmesi gibi sorunlara yol açtığı uyarısında bulunuyor. Anadolu Sağlık Merkezi’nden algoloji uzmanı Prof. Dr. Ayşen Yücel, boynu rahatlatmak için yapılan hızla sağa ve sola döndürme işleminin (boyun kütletme) zararları hakkında bilgi verdi. Boyun kütletmenin halk arasında eklem kireçlenmesi olarak bilinen dejenerasyonun önemli sebeplerinden biri olduğunu söyledi. Boyun kütletmeyi alışkanlık haline getirenlerde bu tür kireçlenme vakalarına sık rastlanıldığını aktardı. Ayşen Yücel, boyun kütletmenin bazı durumlarda ağrının daha da artmasına yol açtığına dikkat çekerek, “Omurlarımızın arasında faset eklem diye adlandırdığımız eklemler var. Boyun kütletme gibi ani hareketler eklemlerin çok zorlanmasına, sinirlerin sıkışmasına, bunlar da şiddetli ağrı ve kas spazmına sebep oluyor.” diye konuştu. Prof. Dr. Yücel, bel ve sırt ağrılarından kurtulmak için yaptırılan ’sırt çiğnetme’ işleminin kas zedelenmesi ve kanamalara yol açabildiğini bildirdi. Bazı kişilerin de boyun ve sırt ağrıları için gelişigüzel masaj yaptırdığını ifade ederek, “Rastgele masaj çok tehlikeli. Arkadaşına masaj yaptırdıktan sonra şiddetli ağrı ve kas çeperi zedelenmesi şikâyetiyle gelen pek çok hasta oluyor.” dedi. En iyi tedavi egzersiz Fizik tedavi ve rehabilitasyon uzmanı Prof. Dr. Semih Akı ise bel, sırt ve boyun ağrılarından kurtulmanın yolunun egzersizden geçtiğini anlattı. Ağrı şikâyetiyle gelen hastalar için fizyoterapist nezaretinde özel bir egzersiz programı hazırlandığını belirterek, “Kişinin yaşı, cinsiyeti, diğer hastalıkları, aktivite durumu ve daha önce egzersiz yapıp yapmadığı bile önemli. Birbirinden tamamen farklı iki kişiye aynı egzersizler verilmemeli.” açıklamasını yaptı.
Neden esneriz?
Blog,Bugüne kadar insanların neden esnediği üzerine pek çok teori üretildi. Bunların yanı sıra ‘kandaki düşük oksijen seviyesi’ de kimi zaman esnemeyle ilişkilendirildi. New York Üniversitesi psikoloji profesörü Andrew C. Gallup’a göre, neden esnediğimizi aslında kimse bilmiyor, ancak o ve ekibinin yeni bir açıklaması var: Esneme vücudun beyni serinletmesi için bir yöntem. Ekip çalışmada, deneklerin beyinlerinin ısındığı zamanlarda daha sık esnediğini gözlemlediklerini açıkladı. Esnemenin, vücudun diğer sistemleri yetersiz kaldığında, beyin sıcaklığını düzenlediği yönündeki teoriyi ispatlamak için araştırmacılar, insanların çevresinde birileri esneyince, hemen esnemeye başladıkları gerçeğinden hareket etti. Gönüllüler, gülen ya da esneyen insan görüntülerinin olduğu filmin oynatıldığı odaya alındı. Gözlemciler deneklerin ne sıklıkta esnediğini inceledi. Bazı deneklerden filmi izlerken burundan nefes almaları, daha sonra da alınlarına sıcak ya da serin tamponlar bastırmaları istendi. Beynin serinlemesini sağlayan alna buz konulması ve burundan nefes alınması sırasında, bulaşıcı esnemenin kesildiği görüldü.
Neden esneriz?
Blog,Bugüne kadar insanların neden esnediği üzerine pek çok teori üretildi. Bunların yanı sıra ‘kandaki düşük oksijen seviyesi’ de kimi zaman esnemeyle ilişkilendirildi. New York Üniversitesi psikoloji profesörü Andrew C. Gallup’a göre, neden esnediğimizi aslında kimse bilmiyor, ancak o ve ekibinin yeni bir açıklaması var: Esneme vücudun beyni serinletmesi için bir yöntem. Ekip çalışmada, deneklerin beyinlerinin ısındığı zamanlarda daha sık esnediğini gözlemlediklerini açıkladı. Esnemenin, vücudun diğer sistemleri yetersiz kaldığında, beyin sıcaklığını düzenlediği yönündeki teoriyi ispatlamak için araştırmacılar, insanların çevresinde birileri esneyince, hemen esnemeye başladıkları gerçeğinden hareket etti. Gönüllüler, gülen ya da esneyen insan görüntülerinin olduğu filmin oynatıldığı odaya alındı. Gözlemciler deneklerin ne sıklıkta esnediğini inceledi. Bazı deneklerden filmi izlerken burundan nefes almaları, daha sonra da alınlarına sıcak ya da serin tamponlar bastırmaları istendi. Beynin serinlemesini sağlayan alna buz konulması ve burundan nefes alınması sırasında, bulaşıcı esnemenin kesildiği görüldü.
Ev hanımlarını sevindirecek reçete
Blog,Tıp dünyası ev hanımlarını sevindirecek bir tespiti konuşuyor; Ev işleri yapmak, kadınlarda yumurtalık kanseri riskini azaltabiliyor. Avustralyalı ve Çinli bilim adamlarının, Uluslararası Kanser dergisinde yayımlanan araştırmalarının sonucuna göre, toz almak ve elektrik makinesiyle evi süpürmek yumurtalık kanserinin önlenmesine yardımcı olabiliyor. Avustralya’daki Curtin Üniversitesi’nden araştırma grubunun başkanı Colin Binns, 2 yıl boyunca 900 Çinli kadın üzerinde yapılan çalışmaları sonucunda, artan fiziksel faaliyetin yumurtalık kanseri riskini azalttığını gösterdiğini bildirdi. Binns, ancak günde 3-4 saatlik ev işinin, tam anlamıyla bir egzersiz olacağını ve yumurtalık kanserinden korunmayı artıracağını belirtti. Bu araştırmanın, egzersizin yumurtalık ve rahim kanserinin oluşmasının önlenmesine yardımcı olduğuna ilişkin önceki tartışmalı fikri desteklediğini kaydeden Binns, ”Nedeni, egzersiz yapmanın vücutta yağ oluşumunu engellemesi ya da bağışıklık sisteminin güçlenmesine yardımcı olması olabilir” dedi.
Elma astımdan koruyor
Blog,Hamilelik döneminde anne adayının yediği elmanın, bebeği astımdan koruyabileceği belirtildi. Hollandalı ve İskoç bilim adamları yaklaşık 2 bin hamile kadının beslenme biçimlerini izledi. Araştırma sonucunda bin 253 bebeğin akciğer işlevleri kontrol edildi. Utrecht Üniversitesi’nde gerçekleştirilen araştırma sonucunda; hamilelikte annesi elma yemeyen 145 çocuğun, 5 yaşlarına geldiğinde astıma yakalandığı görüldü. Araştırma ayrıca, hamilelik sırasında balık yemenin, çocuklarda egzamaya yakalanma olasılığını azalttığını gösterdi. Haftada bir kez ya da daha fazla balık tüketen hamilelerin çocuklarında, diğerleriyle kıyaslandığında egzama riskinin yüzde 43 daha az olduğu belirtildi.
Kanserle savaşan yiyecekler
Blog,Günde 5 porsiyon sebze ve meyve yenmesi kanser riskini yüzde 20′den fazla azaltıyor. ABD’nin önde gelen sağlık ve tıp yazarlarından Dr. Maggie Greenwood-Robinson kaleme aldığı ”Kanserle Savaşan Yiyecekler” adlı kitabında kanser ve beslenme ilişkisi üzerine yapılan araştırmanın sonuçlarına yer veriliyor. AICR’ye göre, günde 5 porsiyon sebze ve yemek yenmesi kanser riskini yüzde 20′den daha fazla düşürüyor. Kitapta, kansere karşı en koruyucu sebze ve meyveler; havuç, soğan, sarımsak, brokoli, yeşil yapraklılar, domates, narenciye ve baklagiller olarak sıralanıyor. ”Gelecekte kanserle savaş çabalarının ‘mucize haplar’ yerine diyetsel ayarlamalar etrafında döneceği” vurgulanan kitapta, doymuş ve trans yağların; prostat, kolon ve göğüs kanserleriyle ilişkili olduğuna işaret ediliyor. Kitapta, beslenmede kırmızı et ve hayvansal yağlarda bulunan doymuş yağlar ile katı margarin ve katı yağlar olarak bilinen trans yağların hücre zarlarına zarar verdiği, bu nedenle de hücreleri istilacılara karşı koruyamadıklarına işaret edilerek, beslenmede yağ oranının mutlaka düşürülmesinin önemine değiniliyor. ”Lifli yiyecek tüketiminin artırılması ve güçlü bir kanser savaşçısı olan C ve E vitaminlerinin bolca alınması” önerilen kitapta, ”Eğer aktif kalırsanız, sağlıklı bir kiloyu koruyup, sigara içmezseniz ve doğru beslenmeyi sürdürürseniz, kanser riskiniz yüzde 70′e kadar azalır” deniliyor. Yiyecekler: Aynı kitapta yer alan kanser türleri ve buna karşı koruyucu yiyecekler de şöyle: Mesane: Sarımsak, yeşil yapraklı sebzeler, soya ürünleri, çay (yeşil ya da siyah), sarı-turuncu sebzeler, yoğurt ve diğer fermente süt ürünleri. Göğüs: Yüzde 1 yağlı süt, elma, buğday kepeği, Brezilya fındığı, baklagiller ve fasulyeler, brokoli, Brüksel lahanası, küçük mantarlar, lahana, havuç ve havuç suyu, kiraz, vişne, yağlı balık (somon, ton), keten tohumu, keten tohumu yağı, sarımsak, kök lahana, düşük yağlı süt ürünleri, kabuklu yemişler, kırmızı turp, soya ürünleri, ıspanak, tam tahıllar, sarı-turuncu sebzeler, yoğurt. Kolon: Brezilya fındığı, brokoli, Brüksel lahanası, lahana, havuç, karnabahar, sap kereviz, yağlı balıklar, sarımsak, üzüm ve üzüm suyu, kara lahana, baklagiller, kıvırcık, düşük yağlı süt ürünleri, kabuklu yemişler, yulaf kepeği, tam tahıllar, yoğurt ve diğer fermente süt ürünleri. Yemek borusu: Yeşil çay, domates, domates ürünleri. Karaciğer: Sarımsak, yeşil çay. Akciğer: Brezilya fındığı, brokoli, Brüksel lahanası, lahana, havuç ve diğer sarı turuncu sebzeler, karnabahar, acı biber, kara lahana, düşük yağlı süt ürünleri (kaymağı alınmış süt hariç), soğan, portakal, ıspanak, diğer yeşil yapraklı sebzeler, domates ve domates ürünleri. Yumurtalık: Brokoli, Brüksel lahanası, lahana, karnabahar, kara lahana ve diğer yeşil yapraklı sebzeler, sarı-turuncu sebzeler. Pankreas: Baklagil, çay, domates ve domates ürünleri. Prostat: Brezilya fındığı, Brüksel lahanası, brokoli, lahana, kanola yağı, karnabahar, kara lahana, az yağlı süt ürünleri, zeytinyağı, fıstık yağı, soya ürünleri, domates ve domates ürünleri. Mide: Brokoli, Brüksel lahanası, lahana, bakla, sarımsak, yeşil çay, kara lahana, soğan, portakal ve diğer narenciye meyveleri, domates ve domates ürünleri, tam tahıllar.
Dikkat çekme hastalığı
Blog,Mustafa Kemal Üniversitesi (MKÜ) Araştırma ve Uygulama Hastanesi Psikiyatri Ana Bilim Dalı Öğretim Üyesi Prof. Dr. Asena Akdemir, ”dikkat çekme hastalığı”nın ilgi bekleyen ve fark edilmek istenen kadınlarda daha fazla görüldüğünü söyledi. Prof. Dr. Akdemir, İl Sağlık Müdürlüğünce düzenlenen ”Psikiyatrik Aciller” konferansında, konversiyon bozukluklarının organik neden bulunmaksızın ortaya çıkan bayılma, felç olma ve duyu kaybı gibi nörolojik bir durum olduğunu belirtti. ”Dikkat çekme hastalığı” olarak da bilinen konversiyon rahatsızlıklarının gelişmiş ülkelerde ve eğitim düzeyi yüksek kişilerde daha az görüldüğünü ifade eden Prof. Dr. Akdemir, bu hastalara kesinlikle ”Senin bir şeyin yok” denilmemesi gerektiğini kaydetti. Konversiyon bozukluğu olan kişilerin genellikle kalabalık yerlerde ve kendisine ilgi gösterilmediği durumlarda fenalaştığını belirten Prof. Dr. Akdemir, şöyle konuştu: ”Bozukluk kadınlarda daha fazla görülüyor. Örneğin, futbol maçının olduğu gün, konversiyon bozukluğu teşhisi ile hastaneye birçok kadın kaldırılıyor. Bunun en büyük nedeni, erkeklerin maç izlediği sırada eşine ilgi göstermemesi, onu dikkate almaması. Rahatsızlık, ilgi bekleyen ve fark edilmek istenen kadınlarda daha fazla görülüyor.” Prof. Dr. Akdemir, konversiyon bozukluğunun çok ciddi bir rahatsızlık olduğunu ve ciddi terapi gerektirdiğini söyledi.

